
Kemal Ulusoy: Türkiyeli Kitabı

Türkiyeli
27 inci basımdan alıntılar:.
SUNUŞ
Denizleri, kıtaları ve yarı küreleri bağlayan, zengin geçmişiyle bazen bellek hudutları dışına taşan eşsiz ülke Türkiye, otoritelerin hep ağızdan kabul ettiği, gibi, tarih oyunca dünya kültür ve medeniyetlerinin ağızdan kabul ettiği gibi, tarih dünya kültür ve medeniyetlerinin beşiği olmuştur.
Kutsal topraklarını çevreleyen denizleri, akarsuları, dağları ve ovalarıyla, bilinen tarih öncesinden, ilk Anadolu kavimlerinden itibaren Mezopotamya, Helen Pers Yunan, Roma Arap ve Avrupa’nın Moğol ve başka Orta Asyalılar’ın devamlı ilgisini çeken geçit Türkiyemiz, sayısız önemli olaylarla ‘zaman’ takviminde hemen her zaman aralıksız gündemde kaldı, konuşuldu ve bir daha silinmemek üzere hafızalara kazıldı.
Kuzeyden güneye, batıdan doğuya aynı anda dört mevsimi birden yaşayabilen Türkiyemiz, aslı aynı olan ve zamanla ten, dil, din ve benzeri birçok etkin değerlerle değişen insanlık ailesinin çeşitli üyelerine mekan olmuş ama bu nadir topraklarda birlikte yaşayan, acısıyla mutluluklarını binlerce yıl hep bir arada paylaşmış olanlara “Türkiyeli” denir; tıpkı bizden çok daha yakın tarihi ve kısa geçmişi olan ve bir sürü değişik kökenli insanların bir arada paylaşmış olanlara “Türkiyeli” denir; tıpkı bizden çok daha yakın tarihi ve kısa geçmişi olan ve bir sürü değişik kökenli insanların bir arada olduğu ülkelerde yaşayanlar gibi; Amerikalı, Britanyalı, Fransalı, Belçikalı, İtalyalı, Çinli Hindistanlı ve bunlara benzer daha niceleri.
İlkin, insan olmakla övünürüm, idealim, dünyada kardeşçe yaşamak; belki bizden sonra başka gezegenlerle iletişim, rekabetin olabileceği dünyamızda, gelecek nesillere aynı duyguları aşılayabilmeyi sevginin temel olduğunu vurgulayabilmeyi her zaman gaye edindim. İnsanoğlunun varlığının en büyük sebeplerinden birinin üretkenlik olduğuna bizden sonra yetiştireceği nesillere daha iyi bir dünya yaratma mecburiyetine inanan biri olarak, geçmişte edinilmiş acı tecrübeleri örnek alarak, bundan sonraki gelişmelerin kavgasız, insanca ve çağdaş bir yöntemle oluşturulması gereğine inanıyorum.
Daha “Yıldızlararası Savaş” diye bir tehlikeleri yokken bile, asırlar önce’ birleşme’ ihtiyacını duymuş ülkeler yanında, bugün artık Avrupa “ birlik’ olurken, komşu çekişmesi gibi asırlardır beraber yaşamış toplumların, bölgesel mahalle kavgası yapması çağdaşı addediliyor ve bundan böyle beraberlik, dostluk ve kardeşlik temelleri üzerine kurulmaya çalışılan ‘yeni dünya’ ilkelerine aykırı, kişisel menfaatlere yarayan parçalanmaları, kabul edilemez olgular olarak bakılıyor.
Irk, dil veya din farkı gözetmeksizin birlikte tempo tuttuğumuz müzikte, duygulandıran sanat eseri veya aynı anda heyecanını paylaşabildiğimiz olimpiyatlarda bir araya gelecek toplumlara önderlik edebilecek çağdaş, aydın bir dünya ülkesi olan Türkiye’nin tarihin akışında her zaman olduğu gibi, kontrolümüz dışında ilahi bir takdir ile sonsuza dek yerini koruması kaçınılmazdır. Ne mutlu “Türkiyeli’ olmak !
Bu kitabı yazarken esinlendiğim birçok değerli eser olduğu gibi, bunun yanında ta küçük yaştan belleğime aile büyükleri tarafından işlenmiş sözlerden, çocukluk arkadaşlarımla söyleşilerden öğretmenlerim tarafından öğretilenlerden, bulunduğum ülkelerde gördüklerimden etkilendiğim bir gerçektir.
Yine de toplumumuzda, aralarında sizin de günlük hayatta yakından tanıdığınız, son zamanlarda moda olmuş, maddiyata, büyük olmaya önem veren, emelleri için dostuna ve hatta bazen kardeşine bile kin besleyebilen, manevi değerleri hiçe sayan ve ‘vurgun’ dünyasında bir günde tepede olmayı gaye edinmişler var! Sonradan görmeler, geçmişi karanlık, mazisi lekeli zenginler yalan söyleyerek iftira atarak, aileleri birbirine düşürerek, bu lekeli zenginler yalan söyleyerek iftira atarak, aileleri birbirine düşürerek, bu tür hareketlerin öncülüğünü yapan çete başı bazı kötü dış güçlere ajanlık yapan, yozlaşmış flamcılar, Bayraktarlar var, değişme temposu çok hızlı olan dünya ülkesi Türkiyemizde, kabul etmesek ve istemesek de bu tür insanlar maalesef aramızda mevcut! Onlarla uyum sağlamak, dosluk meşalesinin ateşi altında onların hatalarını affetmek, umutla ıslah olmalarını, doğruya alışmalarını beklemek için sabretmemiz gerekiyor.
İnsanoğlu bir hamur ve ben, yarım yüzyıla yakın geçmişimde, çok değişik yerler gördüm, ilginç olaylarla karşılaştım; lakin ‘Ne bildiğin veya gördüğün değil, kimi tanıdığın önemli’ atasözünde olduğu gibi, Nur içinde yatsınlar, tek ağamız amcam Mehmet Ali Ulusoy, adımı koyan Cemal Ulusoy ve gençlik arkadaşım ahmet Tülazoğlu, dayım Hasan Onur, ortaokul öğretmenim İsmail Hakkı Baykal, aile dostumuz Celal Arkoç Paşa, Türkiyeli olmak için Türklüğün tarifine öncü büyükler, bazıları ebediyete göç etmiş politikacılar, devlet başkanları, yoğrulmamda etkin olmuşlardır; Sık sık onları anıp yok yokluklarını hissederim.
Y in ve yang temel teorisinde olduğu gibi, “her kişide iyi taraf, her toplumda iyi ve kötü olur” esaslarıyla din, dil farkı gözetmeksizin otuz yıl önce tahsil için Londraya gidişimden beri sevdiğim, saydığım, katı prensipleri yanısıra, gerçekten tüm insanlık için örnek dost istanbullu büyüğüm john Keşişyan ve Bizans meleği eşi Olga Hanım. Yunanlı dost Mikis Teodarakis, sanki asırlardır tanırmışım gibi yakın hissettiğim dostum Bob Simon Glaubert, İsrail parlemento üyesi, değişik kişiliğe sahip Yoel Dayani İtalyada yerleşik istanbullu büyügüm Gigi Niego ve değerli eşi, ilginç mucit dostum ingiliz Micheal Alexander, aile dostlarımız Sir Hamish and Lady Mary Forbes, değişik açılardan ele aldıkları ‘Global’ görüşleriyle, yabancı gözüyle ‘Türkiye’ algılamalarında önemli derecede etkileyici oldular.
Bu arada, artık dünyanın birçok yerinde aslen Türkiyeli olan, Türkiye ile iş yapan ve/veya herhangi bir nedenle Türkiye ile ilişkisi olan, az veya çok Türkiye’de olanlardan etkilenen kişilerin “ilişki” nedenlerini, yurtdışında yaşamını sürdüren bir Türkiyeli olarak araştırıken, tanıdık veya uzaktan takip ettiğim değişik şahsiyetler arasında Türkiye için politika yapan değerli Bülent Ecevit, politik düşüncesi değil de yaptığı hizmetleiyle istanbul da anılacak genç başkan Tayyip Erdoğan, baba dostu Ali Rıza Çarmıklı, değişik yapılı Jefi kamhi dahil bir çok Türkiyeli yanında, Avusturyalı iyilik timsali Ruth Fisher, Singapurlu dost filozof spring Tan, dost Gürcistan’ın büyük yöneticisi Edward Şevarnadze ve yine seyahatlarımdatanışmak fırsatını bulduğum kazak, Türkmen, Uzbek, Rus Azerbaycan, Afgan, Pakistan, Hint, Çin, Malezya, Ermenistan, Kırgız, Çeçen ve İnguş, Amerikan, Britanya, Fransa, İtalyan ve birçok Arap ülkeleri devlet yöneticileri ve politikacıları, dünyayı keşvedişimde neden ‘Türkiyeli’ olmam gerektiğini, belki de kendi arzularını izah ederken, bana dolaylı olarak büyük ölçüde yardımcı olmuşlardır.
Her yiğidin gönlünde bir aslan yatar misali, bizden sonraki kuşakların dürüstlük ve dostluk düşüncesinden hiç sapmamak şartıyla, aile ve toplum bağlarına önem vererek, bilinçli hırçınlık ve yenilik için büyüme, daha iyisini yapma yarışının, varoluşumuzun en önemli sebeplerinden “üretkenlik” faktörünün bilincinde, herkesle içtenlikle dost birer dünya vatandaşı “Türkiyeli” olamalarını arzu ederim.
Geleceğimiz, Elice- Joy ve Ali- Bora için
ÖNYAZI
Bizlere insanların görünüşlerine, inançlarına ya da kökenlerine göre bir ayırım yapamayacağımız öğretildi. Türkiye'de hepimiz Türkiyeli'yiz.
Bu hoşgörü bizlerin özgüveninden kaynaklanır, çünkü her şeyden önce kendimizi çok iyi tanıyoruz. Ama başkalarının Türkiye'yi tanıyabilmeleri için, aynı şekilde, hoşgörülü olmaları gerekir.
İsviçreli sinolog Richard Wilhelm Çin'de misyoner olarak geçirdiği uzun yıllar boyunca hiçbir Çinli'yi inancından döndüremediğini itiraf etmiştir.
Ve sonuç olarak bu yıllar içinde; Konfiçyus, Laotzu, Çuang- Tzu'nun kusursuz uyarlamalarını yaparak Batı Dünyası'nın Çin'le ilgili görüY ve fikirlerini değiştirmeye çalışmıştır.
Doğu'nun gizli gücü Batı toplumlarının çok kolay anlayamayacağı bir gizem ve mistisizmden kaynaklanır. Batı toplumlarının gözünün her zaman Doğu'da oluşunun bir nedeni de, belki, bu anlaşılmaz güçtür. Ve Türkiye Doğu ile Batı arasındaki coğrafi ve stratejik konumu itibariyle gözleri en çok üstüne çeken ülke olmuştur.
Ama Batı'nın gözü Doğu'da olduğu sürece, öncelikle, bizleri çok iyi tanımak zorundadır. Bizlerin hoşgörüsüne sahip olmak ise, aynı birikim ve özgüvene sahip olmayı gerektirir.
Türkiye gücünün bilincinde, bu hoşgörü ve özgüvenle sadece olayları izlemektedir. Bizim ülkemizden de misyonerler gelip geçmeye devam edecektir... ta ki, Batı hırslarını bir kenara bırakıp Türkiye'nin basit gerçeğini görene kadar.
ANADOLU'da 1923 ÖNCESİ TÜRK ETKİLERİ
Türkiye bir Hoşgörü ülkesi: Tarih öncesinin Küçük Asya toprakları, bugünün Türkiye'si, yüz binlerce yıl Doğu ile Batı'nın kaynaştığı topraklar olmuştur.
Sayısız medeniyetlerin, ve daha büyük anlamda, tarihin beşiği Anadolu son olarak Tuna boylarından Afrika ve Asya'ya kadar uzanan Osmanlı İmparatorluğu'nun anayurdu oldu.
Zengin ve hoşgörülü Türkiye, tarihte bu örneğin görüldüğü tek İmparatorluk olan Osmanlı döneminde de, beş yüz yılı aşkın bir süre Hristiyan ve Müslüman toplumları hiçbir dil, din, ırk ayırımı yapmaksızın bünyesinde toplamışyır. Bu topraklarda Yahudiler'e işkence edilmemiş ve Ortaçağ'ın karanlığı bu topraklara asla ulaşamamıştır. Bu topraklarda "Getto", "Engizisyon", "Toplu Kıyım" gibi sözcüklerin yeri yoktur.
Tarih boyunca dünyanın kalbinin attığı bir ülkenin portresi olan bu kitapta Türkiye farklı kesitleriyle verilmiştir: İmparatorluk toprakları olarak Türkiye, kutsal topraklar olarak Türkiye, medeniyetlerin ve modernizasyonun beşiği Türkiye, ve Avrupa'nın "daha kolay, daha hafif, daha genç bir yaşam arayışı içinde bir sığınak olarak gördüğü Türkiye.
Ama Türkiye'nin tarihin akışı içindeki rolü nedense pek bilinmiyor... belki de, bugün hala pek çok ülkenin değinmeye bile cesaret edemediği sorunları Türkiye'nin çoktan aşmış olmasını kabul etmek kimsenin işine gelmiyor. Oysa ileri görüşüyle toplumların yaşamında pek çok meseleyi çok önceden anlayıp kavrayan Türkiye, cesurca bu görüşlerini ortaya koymuş ve Avrupa ile dünyanın çoğu kesimlerine ulaşan etkileriyle pek çok ulus ve bireye şekil veren bir güç merkezi olmuştur.
Anadolu'da ilk Türk yerleşiminden bin yıl kadar önce İslam ve Batı çekişmesi çoktan başlamış, Bizans'tan Ermeni ve Musevi toplumlara Gürcü'den Kafkas, Çeçen, Kürt ve Tatarlar'a, Arap ve Ruslar'a kadar çok çeşitli inanç ve kültürden insanlar bu toprakları her şeye rağmen paylaşmışlardır.
İlk olarak Selçuklu Türkler'in bölgeye gelişiyle Anadolu'nun Türkleşmeye başlaması -daha doğrusu, Türkiyeli toplumların bir egemenlik altında toplanması- Osmanlı İmparatorluğu'nu da içine alan dönem boyunca bu topraklarda düzenin sağlandığı dönemdir. Son olarak 1453 yılında Istanbul'un ve ardından Trabzon'un fethiyle Doğu Roma ve Bizans dönemi, dünyanın hiçbir yerinde eşi görülmemiş bir çoklu toplum yaşantısına geçiş yapmıştır.
Küçük Asya ve Üst Mezopotamya olarak bilinen bu toprakların tarihin her döneminde büyük olaylara sahne olduğunu düşünürsek, Haçlı Seferleri sırasında Anadolu nüfusunun büyük bir kıyıma kurban gittiğini herkes hatırlayacaktır. Sözümona, din ve kutsal topraklar nedeniyle çıkan bu savaşın gerçek amacı, aslında, zengin Doğu'ya yönelmekti.
Ama Yeni Çağ'ın başlangıcını belirleyen Istanbul'un fethiyle viran Anadolu birdenbire dinamik ve kosmopolit bir toplum olmuş, hoşgörülü Padişahlar dünyanın dört bir tarafındaki azınlıkları bünyesinde toplamış, eşit haklarla ve hatta ayrıcalıklarıyla bu insanlar bu topraklarda yaşamlarını sürdürmüştür.
Osmanlı İmparatorluğu Altın Çağı'nda bu geniş topraklarını adil bir anlayışla mükemmelen yönettiği sıralarda Avrupa henüz kargaşa içindeydi.
Silah taşımaları ve giyimlerinde belli renkleri kullanmaları bile yasak olan Ortodokslar'ın ünlü deyişi, "Kardinal'in takkesindense, Osmanlı Padişahı'nın sarığı," Osmanlı'nın hakimiyetini Batı hakimiyetine tercih ettiklerinin güzel bir ifadesidir. Osmanlı muazzam hoşgörüsü içinde gelişirken Ermeni toplumuna da kapılarını açmış ve 1461 yılında Istanbul'da ilk Ermeni Patrikliği kurulmuştur.
Bundan sonraki yüzyıllarda aydın, yarı Avrupai Osmanlı Hanedanı Karadeniz ve Akdeniz'i avucu içinde tutan ve Avrupa, Asya ve Afrika'ya uzanan coğrafi sınırlarının ötesinde ülkeyi geliştirmiştir. Bir Osmanlı Padişahı'nın Farsça, Arapça, İbranice, Yunanca ve Roma dilleriyle kendi toplumu içindeki insanların dillerini bilmesi olağandı. Bir Hristiyan Prenses'iyle ya da Rus Çariçesi'yle evlenmesi de sık rastlanan olaylardı. Bu Padişahlar Batı'yı takdir ettikleri kadar Müslüman kültürünü de ayakta tutmuşlardır.
Osmanlı Padişahları kendilerini Roma İmparatorları'nın halefi ve varisi olarak görüyor, tüm dünya da bu ileri görüşlü hükümdarları aynı sıfatla tanımlıyordu. Tarihçilerin açıkça belirttiği gibi, "Dünya imparatorluğu bir bütün olmalı, bir inanç ve bir krallık altında tek olmalı anlayışını Osmanlı gücü yaratmıştır.
Dünyanın bir bütün ve bir birlik olabilmesi için hoşgörülü hükümdarlar gerekir. İşte, hoşgörülü hükümdarların ülkesi olan Anadolu topraklarında yüzyılın bitimine kadar bu zihniyet asla terk edilmemiştir.
1479 yılında İtalyan ressam Gentile Bellini ilk kez Türkiye'ye Fatih Sultan Mehmed'in portresini yapmak ve Osmanlı saraylarını İtalyan dekor anlayışıyla düzenlemek için gelmiş; sonraki Padişahlar döneminde aynı şekilde saraya dünyanın dört bir tarafından sanatçılar getirtilmiştir.
Sanatı destekleyen Osmanlı Padişahları bir yandan savaşçı, diğer yandan şair ruhlu kişilerdi. Her Padişah bir zanaatın üstadıydı. Kuşandığı kılıcı yapan bir demirci, kitap ciltleyen bir aydın, kumaş dokuyan bir dokumacı... aynı zamanda; Avrupa'nın "Grand Seignior" olarak gördüğü ve tarihi belgelerde "Padişahların Padişahı, Kralların Kralı, "Karadeniz ve Akdeniz'in Tek Hakimi", "Allah'ın Yeryüzündeki Gölgesi" olarak tanımlanan ulaşılmaz kişilerdi.
Osmanlı İmparatorları'nın önlerinde her zaman kendilerine örnek alabilecekleri kahramanlar olmuştur. Bir Büyük İskender'i örnek alan bir Padişah'ın önünde Avrupa, Afrika, Asya ve Orta Doğu sınırları silinmiş, bugün hala dünya yasalarına temel oluşturan ilk Kanunname, yine, büyük Osmanlı Hükümdarları tarafından çıkarılmıştır.
Osmanlı İmparatorları, imparatoluk sınırları içinde her kesimin yaşantısına girmiş, halkla bütünleşmiş kişilerdi. Bir Padişah'ın oğlu için yapılan sünnet düğünü ya da kızınını evlilik töreni haftalarca süren ve halkın katıldığı olaylardı.
Bir Padişah'ın avanesiyle Cuma namazına gidişi bile öylesine şaşaalı bir törendi ki, sadece vezirlerinin kıyafetlerinin bir lale bahçesini andırdığı bu tören bir Avrupalı için inanılmaz bir sahneydi.
Anadolu sadece güçlü bir imparatorluğun değil, aynı zamanda kutsal toprakların da sembolüydü. İmparatorluk içinde değişik inançlardaki insanların hepsi için bu topraklar tanrının tüm nimetlerini bağışladığı stratejik konumuyla eşi bulunmaz bir ülkeydi.
Ortodoks ve Ermeni kiliseleri ve Musevi sinagoglarının yanı sıra İslamiyet'in süratle yayıldığı bu topraklarda, Padişahlar aynı zamanda Halife ünvanıyla, 1517 yılında Kahire'nin de fethedilmesinden sonra, Mekke ve Medine'nin koruyucuları sayılıyordu. Ve yeryüzündeki son Kutsal Kitap olan Kur'an ve son Peygamber olan Hazreti Muhammed'in saç teline kadar kutsal emanetleri korunurken, bu ülke tüm dinlerin öğreti merkezi haline gelmiştir.
Müslüman dininin en büyük anıtları olan camilerin en güzel örnekleri bu dönemlerde inşa edilmiştir. Bugün dünyanın başlıca kültür merkezlerinde, hala muazzam kubbeleri ve zarif minareleriyle camiler gökyüzüne hakimdir. Osmanlı'da camiler aynı zamanda kütüphane, medrese, hastane ve hanların bulunduğu büyük komplekslerdi. Ve en önemlisi, cami kompleksleri içinde her dinden halkın ibadet edebileceği bölümler bulunmasıydı.
İmparatorluk döneminde yapılan gösterişli saraylar, kervansaraylar ve camilerin çoğu, bugün, bu binaları yaptıran Padişahlar'ın adıyla anılır. Bütün bu yapıların en göze çarpan özelliği, hayvan sevgisinin en güzel örneği olan taş duvarlara oyulmuş kuş yuvalarıdır.
Bu kompleksler dünyada ilk kez Osmanlı'da kurulmuş olan Vakıflarla yönetiliyordu. Binayı yaptıran kişinin kurmuş olduğu Vakıf varislerine kalırdı.
Bu topraklarda Türk toplumların Müslümanlığı kabul edişinden sonra, uzun süre Hristiyan Avrupa'nın etkileri devam etmiştir. Ortodoks Patriği'nin Şeyhülislam ile eşdeğerde tutulması, başka hiçbir Müslümam ülkesinde tanınmamış bir ayrıcalıktı. Dönemin en muhteşem camilerini yapan Mimar Sinan, Balkan asıllı olup inanılmaz kubbelerin yapımında Aya Sofya mimarisinden esinlenmiştir.
Bu hoşgörülü yönetim altında, her kökenden ve dinden insan giderek artan bir nüfusla geniş İmparatorluk topraklarına yerleşmiştir. Bugün hala Avrupa'nın en büyük şehirleri yine bu dönemde kurulmuştur. Anadolu, Akdeniz ticaret yollarının merkezi olmuş, dünyanın dört bir tarafından en usta zanaatçıları ve tüccarları cezbederek ülkeye kazandırmıştır.
Ve bu topraklar, Museviler için de, 1492'de İspanya'dan çıkarılmalarından sonra bir sığınak olmuştur. Beş yüz yıl kadar, bu ülkede İspanyolca'nın Ladino dilini konuşmaya devam eden Museviler'in sinagogları da İbranice isimlerleriyle korunmuştur. Bu da, Anadolu topraklarındaki farklı toplumlara kendi özgürlüklerinin tanınması açısından öemlidir. Museviler'in Türkiye topraklarında yaşayan Hristiyan toplumla araları iyi olmamakla beraber, Müslümanlarla her zaman iyi geçindikleri de bir gerçektir.
Musevi toplumunun tanınmış isimlerinden Josef Nasi, bu topraklarda her türlü özgürlüğün yanı sıra bir servet yapabilecek imkanların olduğunu da, iş hayatıdaki başarısıyla göstermiştir. Portekiz'de doğmuş Musevi bir banker olan Nasi, 1554 yılında bu ülkeye gelmiş ve şarap, mücevher gibi pek çok hediyelerle Padişah'ın gözüne girerek diplomasi danışmanı olacak bir mertebeye yükselmiştir.
Soylu bir işadamı olan Galileli Naxos Dükü, Türkiye'deki köşesinden Avrupa'da yaşanan pek çok siyasi olayı yönetmiş ve yönlendirmiştir. Museviler'e tutumu nedeniyle İspanya'dan öç amacıyla Felemenkliler'in İspanya'ya başkaldırmalarında büyük rol oynamış, Osmanlı'nın 1570 yılında Kıbrıs'ı ele geçirmesini sağlayan savaş stratejilerini geliştirmiştir.
16. yüzyılda Venedikli Aloysiyus Gritti, yine Baş Vezir'in gözüne girerek, pek çok dönemde olduğu gibi Avrupalı elçilerle Türkiye arasında aracılık yapmıştır.
Osmanlı'da her zanaatçı ve esnaf, örgütlenmiş bir lonca sistemi içindeydi. Halkın düşüncelerini özgürce ifade edebildiği Osmanlı döneminde, loncalar İmparatorluk içinde ya da üç büyük kıtayla ticaret ilişkileri uğruna bir Vezir'i görevinden, hatta, Padişah'ı tahtından indirebilecek güçteydi.
Padişah'ın görevlendirdiği kişiler ya da kendisi çoğu zaman tebdil-i kıyafetle halkın içine girer, tüm İmparatorluk içinde pazar yerlerini dolaşarak değişik esnaf gruplarının ihtiyaçlarını tespit eder, memnuniyelerini ya da memnuniyetsizliklerini dinler, ticaretin hakça dağılışını denetlerdi.
Osmanlı toplumu öylesine kosmopolit bir yapıya sahipti ki, tüccarlar ve esnaflar Fransızca, İtalyanca, Katalan dili ve Türkçe'nin karışımı bir dil olan Frank dilini kullanırlardı. Bu dil, bugün, uluslarası taşımacılıkk terminolojisinin temelini oluşturmuştur.
Öte yandan, İmparatorluk katında hükümet merkezi olan Topkapı Sarayı, dünyanın en büyük yönetim biriminden daha kapsamlı bir otoriteydi ve Bab-ı Ali dediğimiz bu yüksek düzeyde yaşam, diliyle, hiyerarşi ve tavır ve hareketleriyle, adet ve görenekleriyle, hatta mutfağıyla kendi içinde bambaşka bir dünyaydı. En az 14,000 kişilik bir kadroyu barındıran ve o dönemin Avrupası'nda görülmeyen bu görkemli saray yaşantısı hakkında bir fikir edinebilmek için, sadece 1489-90 yılında sarayda 16,553 adet koyun tüketildiğini örnek göstermek yeterlidir.
Terzisinden avcısına, resmi tercümanlarından nöbetçi ve özel uşaklarına ve hadımağalarına kadar, çoğu sadık Hristiyan halktan yetiştirilmiş bu saray görevlileri mükemmel bir eğitim görerek İmparatorluğun en yüksek kademelerine kadar yükselebiliyordu.
Osmanlı saraylarının en uzak köşelerdeki örnekleri bile, Avrupa saraylarının yanında sade kalan mimarisine karşınn, mücevheratından döşemelik kumaşına kadar göz kamaştıran bir zenginliğe sahipti. Ama sarayın esas büyüsü; bu düzen içindeki hürmetkar yaşantı ve sarayların çok özel, sadece kendi sınırları içinde halktan uzak oluşundaydı.
Ne var ki, bu debdebe içinde Padişahlar emrinde çalışanlar arasında hiçbir fark gözetmeksizin ihtiyaçlarını karşılar ve yardım ya da korunma talebiyle Bab-ı Ali'ye gelen halktan herkesi istisnasız huzuruna kabul ederdi. Bu hükümet katı?na geçiş hakkı, Osmanlı politikasının ardında yatan önemli prensiplerden biri olmuştur.
Sanat ve eğlence hayatı, çok ince Osmanlı minyatürlerinde yansıtılmış, Avrupa Kraliyet aileleri Osmanlı yaşantısında her biri bir olay olan sünnet ve düğün törenlerine aralarında hiçbir ayırım yapılmaksızı davet edilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu Avrupa'nın dörttte birine, Afrika'nın Kuzey ve Doğu kesimine, Orta Doğu'nun ise yarısına hükmeden bir güç olduğu için bu ülkeye elçi olarak atanmak, Avrupa diplomasisinde en yüksek görevlerden biri sayılıyordu. Osmanlı Padişahları'nın Harbsburglar'a seferleri, Fransız elçilerle müzakereler sonucunda planlanmış ve buna benzer ortak kararların alındığı pek çok örnek olmuştur.
Aslında Osmanlı İmparatorluğu'nun çoğu Avrupa Krallıkları'yla tahmin edilenden daha çok ortak yanları ve yakın bağları vardı. Ay ve haç sembolleri arasında bir çatışma ve çekişme söz konusu değildi.
Bu yakın ilişkilerle ilgili olarak anlatılan bir olaya göre; Osmanlı'dan bir bağış alan Papa, Fransız Kralı'yla olan bağlantısı nedeniyle Padişah'ı uzak bir kuzen sanmıştır.
Azınlıklar, Bizans İmparatorluğu'nun yeniden eski gücüne kavuşacağı düşleriyle bile olsa, Türk toprakları içinde belli mevkiilere gelmenin tadını çıkarıyorlardı. 17. yüzyıldan itibaren azınlıktan pek çok kişinini bu tür pozisyonlara atanarak Eflak ve Boğdan Krallıkları'na getirildikleri görülmüştür. Osmanlı Hükümdarlığı altında bugünkü Romanya'da bulunan bu krallıklarda, Bizans yaşantısı olduğu gibi korunmuştur. Azınlıkların Türkiye üzerindeki etkisi, Roma Ortodoks Patrikliği'nin Slav kiliselerinin kontrolunu ele geçirerek Kutsal Kudüs topraklarına saldıran Katolik papazlarını yenilgiye uğratması olayında da görülür.
Hazreti Muhammed'in kökeninden gelen ve Mekke'de kısmen kendi kendini yöneten bir kesim olan, ve 1517 yılında Osmanlı Padişahı'na Mekke ve Medine'nin anahtarlarını teslim ettikten sonra Osmanlılar'la çok uzun ve fırtınalı ilişkilere giren Haşimiler bile bu topraklarda kutsal addedilirdi. Bu olaydan sonra Anadolu topraklarında, bir anlamda Padişah'ın esiri olmalarına rağmen "Şeref misafiri" olarak yaşamaya devam etmiş, saygı görerek eğitilmişler ve Türkçe'yi ana dilleri olan Arapça'dan daha mükemmel bir şekilde öğrenmişlerdir.
Lale Devri olarak bilinen 18. yüzyıl başlarındaki dönemde, Fransız hayranı Padişahlar'ın en sevdiği çiçek olan laleler ancak Versay'da eşi görülecek nitelikteydi. Padişahlar'ın Osmanlı topraklarının her köşesindeki muazzam lale bahçelerinde verdikleri davetlerde, tüm Avrupa Osmanlı lalelerine hayran kalmıştır. Lale bugün hala Türkiye'nin sembolüdür.
Osmanlı İmparatorları, aynı zamanda, eğlence hayatından keyif alan çok yönlü kişiliklerinin yanı sıra, bir zamanlar tüm Avrupa'yı davul sesleriyle ürperten piyade birliklerini, dönemin en muazzam kışlalarında Avrupa'nın hiçbir ülkesinde görülmemiş bir ordu haline getirmiştir. Istanbul'da, bugün dünyanın en büyük kışlaları sayılan bu yapılar hala kullanılmaktadır. Bu muazzam kışlalarla ilgili olarak; Osmanlı ordusunda askerlik yapan ve kışlalarda yaşayan baba oğulun bir yıl boyunca birbirleriyle karşılaşamadıkları anlatılır.
Osmanlı İmparatorluğu; bundan bin yıl kadar önce Anadolu topraklarında küçük bir kabilenin küçücük bir şehre yerleşerek birkaç yüzyıl içinde üç kıtaya yayılışının hikayesidir.
Atalarının Orta Asya'nın tek hakimi olduğu bu Türk kabile, askerlik sanatını çok iyi öğrenmiş ve muazzam ordular kurmuştur. Günümüzdeki Batı ülkelerinin tarih kitaplarında henüz adının bile geçmediği binlerce yıl önceki dönemlerde, Orta Asya Türkleri süratle gelişen ve art arda başarılar kazanan ordular yetiştirmiştir. Osmanlı'da da değişik kökenlerden insanları toplayarak eşit haklarla adil bir şekilde tek bir yönetim altında birleştirmek, Türkler'in büyük organizasyon yeteneğinin bir örneğidir. Bu birliği, kesin yasalar koyarak disiplin altında tutabilmek için ortak bir dil yaratılmıştır. "Urdu" adıyla bilinen bu dilin Türkçe anlamı da zaten "ordu" demektir ve bugün Hint ve Pakistan dillerinin özünü oluşturan dildir.
Avrupa'nın Karanlık Çağı'nda Anadolu varlık içinde, ticaret, sanat ve zanaatın geliştiği bir ülkeydi. Osmanlı İmparatorluğu'nda pek çok Avrupa ülkesinde görülen aristokrasinin kayırılması ya da iş alanlarının tek bir kesimin tekelinde tutulması gibi zihniyetlere asla yer verilmemiştir. Batı Avrupa'da, insanların statüsü doğumla belirlenirken, Osmanlı'da bir kasap çocuğu olarak doğup Baş Vezirliğe yükselmek mümkündü. O zaman için "dönme" olarak nitelendirilen akın akın Avrupalı şansını denemek amacıyla Türk topraklarına gelerek, çok daha esnek bir din olan Müslümanlığı kabul etmiştir. Kendilerine yeni bir yurt arayışı içinde, ailelerinin geldiği sınıfla değil de kendi yetenekleriyle saygı görecekleri bir ülkede yaşamak için sayısız kökenden ve yaşam biçiminden insanlar bu ülkeye gelmiştir.
Cenevreli yeniçeriler, Kalabria'dan gelmiş Osmanlı amiralleri, Bosna ve diğer Balkan ülkelerinden Baş Vezirler gibi Osmanlı'da önemli pozisyonlara yükselmiş Avrupa kökenli kişiler çoktu. Fransız ve Avusturya ordularından ayrılıp 1730-40 yılları arasında Osmanlı topraklarında yaşayan Bonneval Kontu Osmanlı ordularında topçu sınıfını kurmuş, adını Ahmet Paşa olarak değiştirerek Türklüğü seçmiştir.
Sonsuz olanaklar ve özgürlükler ülkesi Anadolu, her dinden insana saygı gösteren bir yer olarak, Rusya ve Avusturya İmparatorlukları'nın Avrupa'da yayılışı sırasında Macaristan ve Polonya mültecileri için de bir sığınak olmuştur. 1726 yılında ilk matbaayı kuran İbrahim Müteferrika, aslen bu Macar mültecilerindendi. Transilvanya Bağımsız Prensi Stephen Rakoczi de, bu ülkede yaşamayı seçen ve 1735 yılında Anadolu'da ölmüş bir kişidir. Yüzyıllar boyunca İngiliz Amiral Sir Augustus Hobart "Paşa" ve Prusyalı General von der Goltz "Paşa" gibi ünlü kişiler Osmanlı topraklarında yaşamayı seçmiş ve ülkeye önemli katkılarda bulunmuşlardır.
Osmanlı Padişahları; "Müslümanlar camilerinde, Hristiyanlar kiliselerinde, Museviler sinagoglarında ibadetlerini yapıyor, ancak bütü bu insanların birbirlerinden farklı hiçbir yanı yok. Hepsi bu toprakların ve bizim çocuklarımız," görüşüyle her zaman herkese eşit davranmıştır.
Ancak, 1789 Fransız ihtilalinden sonra Avrupa'daki İmparatorluk topraklarını temelden sarsan olaylar başlamıştır. Krallığın kaldırılmasıyla diğer kıtalarda farklı tepkilerle ve farklı liderler öncülüğünde yeni fikir ve eylemler görüldü. Özellikle, Kuzey Afrika bu dönemde en büyük ayaklanmaların yaşandığı kıta olmuştur.
Ve tabii ki, dünyanın her köşesinde hissedilen bu akımların Osmanlı İmparatoluğu içinde de görülmesi olağandı. İmparatorluk sınırları içindeki Müslüman halk yeni ortaya çıkan ihtilalci nasyonalist güçlerin şiddetli saldırılarına uğramış, Müslümanlar'ın sistemli bir şekilde ve toplu halde kıyımına gidilmiştir. İlk olarak Eflak ve Yunanistan'da olmak üzere, Osmanlı toprakları içindeki düzinelerce ülkede ayaklanmalar bir diğerini izlemiştir.
Bu nasyonalist bilinç ve eylemlere rağmen, Osmanlı ve bugünkü Türkiye yine de kosmopolit bir toplum olarak kalabilmiştir. Roma, Arap, Arnavut, Abaza, Kafkas, Ermeni, Musevi ve, tabii ki Türk gruplar birleşme yolunu, feslerini takarak tek bir Osmanlı kıyafetiyle dolaşmakta bulmuşlardır. O dönemde Türkçe ve Fransızca olarak eğitim yapılan okullara gidebilmek ve aynı dili kulanabilmek için, değişik kökenli insanlar arasındaki bu uyum ve birlik devam etmiştir.
Ve Osmanlı İmparatorları, hala, değişik kökenli insanları geniş toprakları üzerinde uygun resmi görevlere atamaktaydı.
Yunan Bağımsızlık Savaşı sırasında ailesi aslen Türkiyeli olan Lord Byron Yunanistan'a çağırıldığında, daha önceki gezilerinden Doğu Akdeniz'e hayran kaldığı için bu çağrıyı kabul etmiYtir. Şiirlerinde Türkiye'den hayranlıkla bahseden soylu İngiliz şairin ailesinden biri yıllar sonra anavatanına bir vatandaş olarak değil de, Yunan Elçisi olarak dönmüştür.
Osmanlı'da azınlıkların resmi görevlere atanması dışında, ticari düzen de eskisi gibi devam ediyordu. Bizans kökenli halk ile Musevi ve Ermeniler banker, tüccar ve demirci olarak işlerini sürdürüyorlardı. Ve daha da önemlisi, bu insanlar o kadar nüfuzlu ve saygın kişiler olmuşlardı ki; Simon, Kristakis ya da Agop Efendi'nin herhangi bir resmi dairedeki işi her ne olursa olsun hallediliyordu.
Ermeni bir mimar aile, Boğaz'da son derece ihtişamlı konaklar yapıyordu. 1876 yılında ülkede yayınlanan 47 gazetenin 16 tanesi Türkçe, 9'u eski Yunanca, 6'sı Ermenice, 7'si Fransızca, 3'ü Bulgarca, 2'si İngilizce, 2'si İbranice olarak basılıyor ve ayrıca Almanca, Arapça ve Ladino dillerinde de birer gazete çıkarılıyordu.
19. yüzyılda Türkiye insanlar için hayallerinin gerçekleştiği bir ülke olmuştu. Sürekli bir festival havasından sonra kendi yaşantıları insanlara nasıl renksiz ve tekdüze gelirse, Avrupalı için de ülkesi cazibesini kaybediyordu. Avrupa'daki herhangi bir yerinde olabileceğinden, "daha hafif, daha kolay, daha genç bir yaşamı seçen insanlarla, ülkede fesli ve şapkalı insanlardan Kafkas ve Balkanlar'ın milli kıyafetlerine; Afrika, Taşkent, Buhara, Semerkand'dan Hindistan ve Endonezya gibi uzak uçlardan gelen insanlardan Arap Şeyhleri'ne kadar Türkiye'de yaşam ahenk içinde devam ediyordu. Kürt hamallardan Laz denizcilere, Adanalı pamuk tüccarlarına, Bulgar çobanlarına, Arnavut fedailere kadar tüm dünyanın buluştuğu ülkeye en son Paris ve Viyana modası da ulaşmıştı.
Pek çok Amerikan misyoner Türkiye'de yaşamış, İngiliz bir hemşire olan Florence Nightingale Kırım Savaşı sırasında Türk kadınının daha sonraki yıllarda pek çok savaşta faal olarak görev almasına örnek olmuştur.
Théophile Gautier adlı bir gezgin beyaz müslin feracesi altında vücut hatlarına hayran kaldığı Türk kadınını şöyle anlatmıştır: "... bir korsenin aldatıcılığına ihtiyaç duymayan mermer bir göğüs..."
Yaşmağı ve feracesi ardına gizlenmiş Türk kadını Batılılar için her zaman esrarengiz bir güzellik sembolüydü. 1870'lerde şık Osmanlı kadını Avrupa'dan getirtilmiş giysiler giyiyor, Grieg ve Verdi gibi müzik ustalarının yapıtlarını yorumluyordu.
Büyük kontrastların yaşandığı bu özgür topraklarda her şey kendine özgü bir şekilde devam ediyordu. İmparatorluğun dünyaya hakim olduğu en parlak yıllarda, Istanbul da bambaşka bir dünyaydı. Italyan, neo-gotik ve İsviçre şato mimarisinin Osmanlı üslubuyla birleştiği muazzam saray ve konaklarda her ülkeden ve her dinden halk iç içe yaşıyordu. Alman, Ermeni, Bizanslı resmi görevlilerle, İtalyan bir opera grubunun Padişah'ın sarayında sürekli olarak ağırlandığı bir konukseverlik dünyanın hiçbir yerinde görülmemiştir. Avrupa ve Orta Doğu'daki en iyi okullar Istanbul'daydı. En güçlü gazeteler yine Istanbul'da çıkıyordu. Müslüman kadını artık sokaklarda peçesiz dolaşıyordu.
Istanbul diğer şehirlerde görülmeyen bir düzeydeydi ama Istanbul dışında da, İmparatorluğun her köşesinde bu iç içe yaşam sürüyordu.
Arnavut ve Ermeni nasyonalistlerle Siyonizmin, Pan İslam ve Pan Türk'lerin odak noktası olmaya başlayan topraklarda, Genç Türkler'in teşvikiyle kendi krallıklarına baş kaldıran ilk Arap Milliyetçileri Derneği düzenli olarak toplantılarını Türkiye'nin belli bölgelerinde yapıyordu. Dönemin "Genç Türkler"i olarak bilinen grup, Arap ayaklanması sırasında gizlice Emir Faysal'a yardım etmiştir. Bir Haşimi olan Emir Faysal Türkiye'de eğitim görmüş bir kişi olarak bir yurt ve kimlik arayışı içinde, batılılaşmış ilk Müslüman ülkesi olarak ileri görüşlü Türkiye'yi seçmek arzusunu Arabistanlı Lawrence'ye Fransızca olarak yazdığı mektuplarda ifade etmiştir. Laz, Abaza, Arnavut, Dürzü, Ermeni ve Kürt Şeyhlerinin oğulları Osmanlı'nın sadık vatandaşları olarak Istanbul'da eğitim görmeye getirliyordu. Ama Batılılar tarafından bu gençlere tehlikeli bir milliyetçilik aşılanıyor ve bağımsızlık savaşına itiliyorlardı.
Bu hareketler Türkiye'de de nasyonalizmi kışkırtmış ve Türkler kendi kimliklerinin bilincine vararak 1908'de Genç Türkler'in liderliğinde Padişah'a Teşkilat-ı Esasiye'nin yeniden düzenlenmesi konusunda baskı yapmaya başlanmıştır. Bu dönemde nasyonalizmin güçlenmesiyle insanlar bu olayı ilk anda bir bayram havasında kutlamış, ancak kısa zamanda tüm İmparatorluğun bölünmeye gittiğinin farkına varmışlardır.
Papazlardan mollalara kadar ayaklanan gruplar ve bunu takip eden olaylar durdurulamaz noktaya gelmiştir. Yüzyılın başında en gözükara olayların yaşandığı yıllarda, yine de Türkiye pek çok insanı cezbeden bir yerdi. Genç Elia Kazan, ileride Bakü petrol zengini olarak tanınacak Gülbenkyan, "Ölüm Tüccarı" olarak bilinen silah satıcısı Zaharof, Alman sosyalist devrimi zenginlerinden Parvus Helphand, Arap isyanını başlatan Mekkeli Şerif Hüseyin gibi simalar Türkiye'de lüks bir hayat yaşıyorardı.
Ama iletişim ve haberleşme kitlelere ulaşmaya başladıktan sonra, geri dönüşü yoktur. Bu Halide Edip, Pierre Loti ve Harold Nicolson gibi yazarların romanlarında çok güzel işlenmiştir.
Birinci Dünya Savaşı'nda Türkiye Almanya yanlısı olmanın dışında, son dönemlerine kadar savaşa katılmadı. I. Dünya Savaşı da, Avrupa Devletleri'nin kendi içindeki ekonomik rekabet ve güç dengesi nedeniyle ortaya çıkan çekişmelerden patlak vermişti.
Türkiye ise, hiçbir şekilde bu çekişmeye girme gereğini duymayacak bir pozisyonda, donanmalarıyla Akdeniz'e hakim bir ülkeydi. Tarihin tekerrür olduğunu gösteren bu olayda da, Avrupa yine gözlerini Türkiye'ye dikmiş ve ülkeyi parçalanma noktasına getirmiştir. İngiltere İmparatorluğu Rusya'ya karşı asker yetiştirerek Almanya gibi sürekli silah temin ediyordu. Avrupa'daki kraliyet çatışmaları sonucu Batı ikiye bölünmüş, Türkiye iki dost arasında kalakalmıştı. İngiltere ve Fransa parası ödenmiş silahları teslim etmiyor, Türkiye'yi Almanya ile birleşmeye zorluyordu.
1914 Ağustos'unda Goben ve Braslav adlı iki Alman savaş gemisi güney Rusya limanlarını bombaladıktan sonra İtilaf Deniz Kuvvetleri'nden kaçarken Boğaz'a girip tüm dünya dengesini bir anda değiştiriverdi.
Böylelikle, Osmanlı İmparatorluğu Birici Dünya Savaşı'nda tarafsızlığını sürdüremeyerek İşgal Kuvvetleri'nin baskısı altında Almanya'nın yanında savaş ilan etmek zorunda kaldı.
Avrupa üleleri akbaba gibi, "Hasta Adam" olarak nitelendirilen Osmanlı topraklarından bir parça koparmaya çalışıyordu. İngiliz İşgal Kuvvetleri'nin 1915 yılında ülkeye girişi Çanakkale'de uğradıkları ağır yenilgiyle sonuçlandı. Churchill, "Türkiye'nin Doğu için ne anlam taşıdığını bir düşünün," demişti. "Batı için Londra, Paris ve Berlin'in bütünü ne anlama geliyorsa, Türkiye de Doğu için bu anlamda değerlidir."
Savaşın sonunda Almanya'nın yenilmesi, Osmanlı bünyesinde uyum içinde yaşayan toplumlar üzerinde büyük etkiler yarattı. Tüm ülkede ayaklanmalar başladı ve azınlık gruplar Fransa ve İngiltere'nin yaptığı silah yardımlarıyla genç ihtiyar ayırt etmeden bir Müslüman kıyımına girdi. Hristiyan alemi, İslamiyet'in yeryüzünden yok edilmesi için "Son Haçlı Seferi" ni ilan etmişti.
Türklere karşı girişilen bu vahşi kıyım, bin yıl kadar Osmanlı boyunduruğu altında yaşamanın bir karşılığıydı belki. Ne var ki, o bin yıl boyunca farklı kökenden ve farklı inançlardan insanlar iç içe ve mutlu bir şekilde, dünyaya bir örnek oluşturmuştu.
Oysa artık Osmanlı'nın Türkiye dışındaki uzak topraklarında da aynı kıyım yayılmıştı. Müslümanlar'ın bir Haşimi tarafından sırtına bıçak yemesi işten bile değildi. 1916 yılında, belki yüz yılı aşkın bir süredir koz olarak sakladıkları kartı çıkarıp, İngiltere ile ittifak halinde Mekke'de bir Arap ayaklanması hazırladılar.
Bu noktada, tüm aydın ve üst sınıftan Haşimiler kendi aralarında bile Türkçe konuşarak Türkiye'de yaşamaya devam etmiştir. Bu grup, geçmişleri Türkiye'ye dayalı olduğu için, son derece gerçekçi ama bir o kadar da gerçekdışı Araplar olmuştur.
8 Şubat 1919 günü, beş yüz yıl önce Fatih Sultan Mehmed'in beyaz atı üzerinde Istanbul'a girişine özenircesine, İtilaf Devletleri Kumandanı Mareşal Franchet d'Esperey Istanbul'a girdi, ve acımasızca Hristiyan Haç'ı önünde eğilmeyi reddeden tüm Türk halkın öldürülmesi emrini verdi.
Ülke kargaşa içindeydi. Arap halk Orta Doğu'da kurulmakta olan yeni devletlere dağılırken, Beyaz Rus mülteciler ülke sınırından sızarak eski Moskof düşününü, pek de hayal ettikleri gibi olmasa da, gerçekleştirme hevesine kapılmışlardı.
İngiliz askerleri Müslüman mezarlarında futbol oyayarak ruhsuz gösteriler yapıyor, Ortodoks Patriği Yunan bayrağını dikmiş, "Türkiye'yi biz alacağız," diye böbürleniyordu.
Silah taşımaları yasaklanan halkıyla, askerlerinin çoğu öldürülmüş olan Türkiye, Birinci Dünya Savaşı'nı kaybetmekle kalmamış, topraklarını da kaybetme noktasına gelmişti.
Ama tarihin akışını değiştirecek Selanikli bir kahraman çıkacak ve Yunanlılar'ı Türk topraklarından denize dökecekti.
Bu yenilginin öcüyle Yunanlılar Türk topraklarından kaçarken 382 kasaba ve köyü yakıp kül etmişlerdir.
Osmanlı topraklarının diğer köşelerinde de sahne pek farklı değildi. İngiliz ve Fransızlar'ın silah temin ettiği Ermeniler, Doğu Karadeniz bölgesinde bir gecede köy ve kasabaları aynı şekilde yakarak 1,300,000 Türk'ü gözlerini kırpmadan katlederek kendilerini ülkenin sahibi addetmeye başlamışlardı.
Bugün pek çok Türk'ün ailesinde olduğu gibi, benim ailemden de büyük dedelerim ve ninelerim bu dönemde katledilerek toplu mezarlara gömülmüştür. Halen 103 tanesi bulunmuş bu mezarlar bir utanç abidesinden başka bir şey değildir.
Bütüğn bu kıyım, sözümona, yine bir 'din uğruna' birlik olmuş Batılılar'ın Müslümanlığı yok etmek amacıyla giriştiği bir vahşetti.
Ama Allah bizlere bu acıya katlanmamız için sabır verdi. Ve henüz uzak bir geçmişte kaldığı söylenemeyecek bu vahşete rağmen, biz hala düşmanımıza zeytin dalı uzatıp onlarla bir arada barış içinde yaşamaya istekliyiz.
Atatürk eğlence hayatını, tiyatro ve sanatı seven bir insan olmasına raämen, Osmanlı yaşantısını "geri" ve "düşkünlük" olarak nitelendirmiş, dünyada yeni filizlenen demokratik fikirler karşısında yetersizliğini fark etmişti. Aslında Osmanlı gerçek bir kozmopolit bütünlüğü sağlayamamış, ve Türk kavramından uzaklaşmıştı. Genç Türkler gibi, Atatürk de Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışını bu nedenlere bağlıyordu.
Nihayet 1923 yılı Ekim ayında Padişahlık ve Halifelik sona erdi, Ankara yeni Cumhuriyet Türkiyesi'nin başkenti oldu.
İki Dünya Savaşı arasında geçen dönemde Rusya'daki komunist rejimle birlikte Türkiye tekrardan Polonya, Romanya, Macaristan, Ukrayna, Azerbeycan ve Orta Asya ile Rusya'dan çeşitli milletlerin sığınağı oldu. Diğer yandan bu ülkeler dışında Arnavutluk, Yugoslavya, Türkmenistan Kazakistan, Özbekistan, Çin, Makedonya, Yunanistan, Libya, Tunus, Cezayir, Mısır, Filistin, Suudi Arabistan, Sudan, Yemen, Körfez ülkeleri, İran, Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan'dan Türk gruplarla Müslüman ve Museviler de, Türkiye'ye geri gelmeyi başardılar. Bir zamanlar Osmanlı toprakları olan bu ülkelerden, kimisi geçici kimisi yerleşik bir yaşam için herzamanki gibi hoşgörülü Türkiye'ye - anayurda - döndü.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra bile, yine Türk ve diğer milletlerden Türkiye'yi Batı'ya ve özgürlüğe geçiş noktası olarak gören pek çok mülteciyi bu topraklar karşıladı. Soğuk Savaş döneminde ise, Türkiye Doğu Avrupa'dan iltica edenlere kucak açtı. Orta Doğu'nun kargaşa döneminde ve Afganistan olayları sırasında da, bu bölgelerde kalan Türkler kendi ülkelerine döndü.
1970 yılında, hala, İran'dan en az üç milyon mülteci; 80'li yıllarda ise, Bulgaristan'dan yarım milyon Türk anavatana kaçmıştır. Berlin duvarının yıkılmasıyla yüzbinlerce Sovyet vize bile sorulmaksızın ülkeye alınmıştır.
Ve daha önce milyonlarca insan gibi nice insan, bu toprakların büyüsüne kapılarak Türkiye'ye yerleşmiştir.
Bir dönem üç kıtanın kavşağında güçlü bir İmparatorluğun sahibi olan Türkiye, inanılmaz bir kıyıma uğradıktan sonra bir Dünya Savaşı ve ardından iç savaşlarla, hala hoşgörülü ve her insana kucak açan topraklarında sadece 10.8 milyon nüfusla kalmıştı. Ama Türkiye tekrar ayakları üzerinde doğruldu ve yerinde sapasağlam durduğunu dünyaya bir kez daha gösterdi.
Bugün dünyanın en süratli ekonomik gelişimini gösteren 64 milyonluk nüfusuyla, Türkiye yeniden "Avrasya'nın İncisi" olmuştur. Batı'nın gözü hala bu kıymetli incidedir, ve ulaşabileceği en son yer de olsa, Türkiye hala Batı'nın gözdesidir.
Ne var ki, Batı Dünyası önce Türkiye'yi tanımak zorundadır. Türkiye'yi tanımak ise, tıpkı Türkiye'nin insanı gibi hoşgörülü olmayı gerektirir. Ama bu hoşgörü, ancak kendi gücünü bilmek ve kendini iyi tanımaktan kaynaklanan bir özgüvenle mümkündür.
Türk İnsanı ve Modern Türkiye: Son yıllarda artık iletişim araçlarına ve sistemlerine bağımlı olarak yaşıyoruz. Yabancı bir ülkede yerleşmiş bir işadamı olarak, yıl içinde yüz binlerce kilometre yol katetiğim oluyor ve pek çok insan gibi ben de işimle ilgili haberleri son yıllarda süratle gelişen yayın organları aracılığıyla izliyorum.
Milyonlarca insanın paylaştığı haberleri kendi tecrübe ve bilgilerimizle yorumlayarak yararlanmaya çalışırız. Ancak geçmiş deneyimlerinden, bazı haberlerin saptırılmış gerçeklere dayandığını çok gördüm. Bu, iletişimin kötü olmasından kaynaklanacağı gibi, haberi veren kaynağın ya da kişinin taraflı oluşundan ileri geliyor. Nedenleri ne olursa olsun, bugün artık dünya maalesef bazı çarpıtılımış anlayışlarla şekilleniyor.
Seyahatlerim sırasında Türkiye ile ilgili bir haber edinebilmek için çırpınıp duruyorum. Doğup büyüdüğüm ve ailemin çoğunun hala yaşadığı ülkem hakkında bilgi edinebilmek istiyorum. Sadece evime ve yakınlarıma telefon etmek bunun için yeterli olmuyor, ve ait olduğum ülkeyle ilgili her türlü olaydan haberdar olma ihtiyacını duyuyorum.
Bu çok doğal arzum zaman içinde, dış basında ara sıra Türkiye hakkında yazılan haberlerle bir endişeye dönüştü. Okuduğum haberlere göre, bir gün Türkiye ulus olarak parçalanmak üzere ertesi gün Türkiye savaşa hazırlanıyor. İnsan bu haberleri Türkiye içinde duyacak olsa, başka bir gezegende değişik bir gerçekle yaşadığı kuşkusuna düşebilir.
Bu durum, zaman içinde beni düşündürmeye başladı: Türk insanı kimdir? Ulus olarak neredeyiz? Diğer uluslarla kıyaslandığında Türkiye'nin durumu nedir? Bu ülkede çocuklarımızın geleceği ne olacak? Türkiye'yi içten içe kemiren bir hastalık hakkında okuduğumuz bu iddialar gerçek mi?
Ve bu düşüncelerle bazı şeyleri incelemeye başladım. Gerçek yönleriyle geçmişimize ve bugünkü durumuza bir göz atarak, dünyadaki yerimizi ve geleceğimizi daha iyi anlamaya çalıştım. Bu araştırma sırasında her geçen gün, tanıdığımı sandığım Türkiye'nin farklı bir yönünü öğreniyordum.
Bundan 75 yıl önce güçlü Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışıyla neredeydik ve yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla nerelere geldik? Şu anda neredeyiz? 21. yüzyılda çocuklarımız nerede olacaklar? Bütün bu soruları kendi kendime sorarak pek çok şeyi yavaş yavaş fark etmeye başladım.
Ve bütün bunları önce kendi halkımla paylaşmak istedim. Türkiye'yi sorgulayan bir bakış açısıyla inceleyen bir Türk'ün gözüyle bu ülkeyi görmek isteyen yabancılarla da bütün bu görüşlerimi, aynı şekilde paylaşmak istiyorum. Öncelikle, yabancıların bizi anladıklarını zannetmelerinin yeterli olmadığını kabul etmeliyiz. Biz kendimizi tanıyıp anlamalıyız. Türk olmak ne demektir? İşte bu gerçeği bizim yabancılara eksiksiz olarak anlatabilmemiz gerekir.
Dünyanın Türkiye'ye duyduğu ilginin gerçek boyutlarını ve derinliğini hiçbir zaman çözememişimdir. Bu ilgi, yabancıların bize toplum olarak bakış açılarında oldukça karmaşık bir şekilde yansıtılmıştır.
Ülkemle ve Türk insanıyla ilgili gerçekleri fark ettiğimde ve Türkler'in bugünkü dünya düzeni içinde sahip olduğu pozisyonu gördüğümde, yabancıların bize karşı belli tutumlarının nedenini de çok iyi anlamaya başladım.
Yabancı basında okuduklarım, aslında, ülkeme karşı yabancı çıkarları yansıtıyordu. Ve Türkler'e dünyanın verdiği gerçek değeri bundan daha iyi ifade edecek bir tavır olamaz.
Dolayısıyla, kendi gerçeklerimizi belirlemek ve fark etmek bizler için çok büyük önem taşıyor. Ama diğer yandan, yaşadığımız dünyada Türkler'in varlığından fazlasıyla etkilenmiş ve etkilenmekte olan yabancıların da bu gerçekleri anlaması aynı derecede önemlidir. Bu ülkedeki tüm gelişmelerin ve olayların uluslararası boyutta yarattığı etkiler, Türkler hakkındaki gerçeği bilmelerinin önemini vurgulamaktadır.
Bir gerçeği keşfedince, bunu başkalarıyla paylaşmak arzusu doğaldır. Bu duygu beni de, sonuçta, bir kitap yazmaya itti. Oysa hiçbir nedenle kitap yazmayı düşünmezdim ve kimse de beni buna ikna edemezdi.
Bu arzuladığım konuda kitap yazmak tamamen kamuya kendimi teslim etmek, çelişkili konularda tartışmalara yol açmak ve yazdıklarıma katılmayan bazı kişileri karşıma almaktır. Her düzeyde konuların basında açıkça tartışıldığı Fransa ve ABD gibi ülkelerden farklı olarak, biz Türkler çoğu zaman daha içimize kapanık yapımızla, gerçekleri bilmek isteyenlere bu gerçekleri iletmek yerine kendi içimizde konuşmayı tercih eden bir toplumuz. Ama bu kitabı yazmamak, kanımca, sevdiğim ükemi ihmal etmek ve çocuklarımıza bir anlamda ihanet etmek olurdu.
Karşılaşacağım tepkilere rağmen Türkiye hakkında bir kitap yazmak, her şeyden çok, gerçeklerin daha iyi anlaşılmasına ve gelecekte her şeyin daha iyi olmasına ufak da olsa bir katkıda bulunmak arzusuyla giderek bir kararlılığa dönüştü. Ve bu atılımımın bundan sonraki kuşaklarımızın tarafsız ve saygın araştırmalar yapabilmesi için ükeme bir örnek oluşturmasını diliyorum.
Kitabım gelecek kuşaklara akademik bir kaynak niteliği taşımıyor. Sadece gerçekleri bilinçlendirmelerini sağlamak, bütün bunları mantıklı bir açıdan yerel ve uluslararası kapsamda bir bakış açısı geliştirebilmelerine yol göstermek amacını taşıyor.
Kendi araştımalarımda ve yaptığım analizlerde son derece tarafsız, dengeli ve dürüst olmaya çalıştım. Ancak, insanın kendi ülkesini tarafsız bir bakış açısıyla analiz edebilmesinin çok zor olduğunu itiraf etmeliyim. Çünkü her yorumun elde olmadan milliyetçi duygular içinden süzülmesi gerekiyor.
Ülkemin bugünkü durumunu belirleyen gerçekler konusunda, duygularımım mantığım ve olayların dayandığı gerçeklerin üstüne çıkmamasına çok dikkat ettim. Ve önereceğim çözümlerde olsun gelecek için stratejilerinde olsun, tamamen kendi düşüncelerimi yansıttım. Bunlar, araştırmalarıma ve kendi değerendirmelerime dayandırdığım kişisel görüş ve önerilerimdir. Bunları okuyucunun bu açıdan değerlendirmesi gerekir.
Artık, sanırım, bugünkü Türk insanını şekillendiren ve geleceğini büyük ölçüde etklieyecek olan üç önemli özelliğiyle, bu keşif gezimize başlayabiliriz.
Bugünkü modern Türkiye'yi ve tarihini etkilemiş olan bir tek faktör varsa, kuşkusuz, Osmanlı İmparatorluğu'dur. On yüzyıl kadar öncesinden, bu toprakların kaderi Türkler'in ve büyük ölçüde Müslümanlığın ayrılmaz bir parçası olmuştur.
Ülkenin pek çok doğal güzellikleri, tarihi ve stratejik konumu Türkiye'yi tarih boyunca dünya çapında bir odak noktası haline getirmiştir. Bu, muhakkak ki, Türk insanı için büyük bir nimettir. Ne var ki, böylesine gözde bir konumda olmak eğer iyi değerlendirilmezse, ülke için önemli sorunlar yaratabilir.
Muazzam bir imparatorluk olan Osmanlı İmparatorluğu'nu kurarak yüzyıllar boyunca İslamiyet'in koruyucusu olan atalarımız ve onların Orta Asya'dan gelen ataları kadar, Modern Türkiye'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk bugünkü Türkiye'nin mozağini oluşturan güçlerdir. Bu birbirinden farklı olgular, belki, bir Batılı için anlaşılması zor bir evrimdir.
Hemen hemen Türk insanının çoğu Müslümandır. Ve bu kitlenin büyük bir çoğunluğu da gerçek inançları olan, ibadetilerini yerine getiren bir kesimdir. Türk Devleti, bu toprakların tarih boyunca sayısız uygarlıkların kutsal açıdan olsun stratejik yönden olsun bıraktığı büyük mirasının bekçisidir.
Kemal Ulusoy
|
|