Kemal Ulusoy: Türkiyeli Kitabı




Türkiyeli

27 inci basımdan alıntılar:.

SUNUŞ

Denizleri, kıtaları ve yarı küreleri bağlayan, zengin geçmişiyle bazen bellek hudutları dışına taşan eşsiz ülke Türkiye, otoritelerin hep ağızdan kabul ettiği, gibi, tarih oyunca dünya kültür ve medeniyetlerinin ağızdan kabul ettiği gibi, tarih dünya kültür ve medeniyetlerinin beşiği olmuştur.

Kutsal topraklarını çevreleyen denizleri, akarsuları, dağları ve ovalarıyla, bilinen tarih öncesinden, ilk Anadolu kavimlerinden itibaren Mezopotamya, Helen Pers Yunan, Roma Arap ve Avrupa’nın Moğol ve başka Orta Asyalılar’ın devamlı ilgisini çeken geçit Türkiyemiz, sayısız önemli olaylarla ‘zaman’ takviminde hemen her zaman aralıksız gündemde kaldı, konuşuldu ve bir daha silinmemek üzere hafızalara kazıldı.

Kuzeyden güneye, batıdan doğuya aynı anda dört mevsimi birden yaşayabilen Türkiyemiz, aslı aynı olan ve zamanla ten, dil, din ve benzeri birçok etkin değerlerle değişen insanlık ailesinin çeşitli üyelerine mekan olmuş ama bu nadir topraklarda birlikte yaşayan, acısıyla mutluluklarını binlerce yıl hep bir arada paylaşmış olanlara “Türkiyeli” denir; tıpkı bizden çok daha yakın tarihi ve kısa geçmişi olan ve bir sürü değişik kökenli insanların bir arada paylaşmış olanlara “Türkiyeli” denir; tıpkı bizden çok daha yakın tarihi ve kısa geçmişi olan ve bir sürü değişik kökenli insanların bir arada olduğu ülkelerde yaşayanlar gibi; Amerikalı, Britanyalı, Fransalı, Belçikalı, İtalyalı, Çinli Hindistanlı ve bunlara benzer daha niceleri.

İlkin, insan olmakla övünürüm, idealim, dünyada kardeşçe yaşamak; belki bizden sonra başka gezegenlerle iletişim, rekabetin olabileceği dünyamızda, gelecek nesillere aynı duyguları aşılayabilmeyi sevginin temel olduğunu vurgulayabilmeyi her zaman gaye edindim. İnsanoğlunun varlığının en büyük sebeplerinden birinin üretkenlik olduğuna bizden sonra yetiştireceği nesillere daha iyi bir dünya yaratma mecburiyetine inanan biri olarak, geçmişte edinilmiş acı tecrübeleri örnek alarak, bundan sonraki gelişmelerin kavgasız, insanca ve çağdaş bir yöntemle oluşturulması gereğine inanıyorum.

Daha “Yıldızlararası Savaş” diye bir tehlikeleri yokken bile, asırlar önce’ birleşme’ ihtiyacını duymuş ülkeler yanında, bugün artık Avrupa “ birlik’ olurken, komşu çekişmesi gibi asırlardır beraber yaşamış toplumların, bölgesel mahalle kavgası yapması çağdaşı addediliyor ve bundan böyle beraberlik, dostluk ve kardeşlik temelleri üzerine kurulmaya çalışılan ‘yeni dünya’ ilkelerine aykırı, kişisel menfaatlere yarayan parçalanmaları, kabul edilemez olgular olarak bakılıyor.

Irk, dil veya din farkı gözetmeksizin birlikte tempo tuttuğumuz müzikte, duygulandıran sanat eseri veya aynı anda heyecanını paylaşabildiğimiz olimpiyatlarda bir araya gelecek toplumlara önderlik edebilecek çağdaş, aydın bir dünya ülkesi olan Türkiye’nin tarihin akışında her zaman olduğu gibi, kontrolümüz dışında ilahi bir takdir ile sonsuza dek yerini koruması kaçınılmazdır. Ne mutlu “Türkiyeli’ olmak !

Bu kitabı yazarken esinlendiğim birçok değerli eser olduğu gibi, bunun yanında ta küçük yaştan belleğime aile büyükleri tarafından işlenmiş sözlerden, çocukluk arkadaşlarımla söyleşilerden öğretmenlerim tarafından öğretilenlerden, bulunduğum ülkelerde gördüklerimden etkilendiğim bir gerçektir.

Yine de toplumumuzda, aralarında sizin de günlük hayatta yakından tanıdığınız, son zamanlarda moda olmuş, maddiyata, büyük olmaya önem veren, emelleri için dostuna ve hatta bazen kardeşine bile kin besleyebilen, manevi değerleri hiçe sayan ve ‘vurgun’ dünyasında bir günde tepede olmayı gaye edinmişler var! Sonradan görmeler, geçmişi karanlık, mazisi lekeli zenginler yalan söyleyerek iftira atarak, aileleri birbirine düşürerek, bu lekeli zenginler yalan söyleyerek iftira atarak, aileleri birbirine düşürerek, bu tür hareketlerin öncülüğünü yapan çete başı bazı kötü dış güçlere ajanlık yapan, yozlaşmış flamcılar, Bayraktarlar var, değişme temposu çok hızlı olan dünya ülkesi Türkiyemizde, kabul etmesek ve istemesek de bu tür insanlar maalesef aramızda mevcut! Onlarla uyum sağlamak, dosluk meşalesinin ateşi altında onların hatalarını affetmek, umutla ıslah olmalarını, doğruya alışmalarını beklemek için sabretmemiz gerekiyor.

İnsanoğlu bir hamur ve ben, yarım yüzyıla yakın geçmişimde, çok değişik yerler gördüm, ilginç olaylarla karşılaştım; lakin ‘Ne bildiğin veya gördüğün değil, kimi tanıdığın önemli’ atasözünde olduğu gibi, Nur içinde yatsınlar, tek ağamız amcam Mehmet Ali Ulusoy, adımı koyan Cemal Ulusoy ve gençlik arkadaşım ahmet Tülazoğlu, dayım Hasan Onur, ortaokul öğretmenim İsmail Hakkı Baykal, aile dostumuz Celal Arkoç Paşa, Türkiyeli olmak için Türklüğün tarifine öncü büyükler, bazıları ebediyete göç etmiş politikacılar, devlet başkanları, yoğrulmamda etkin olmuşlardır; Sık sık onları anıp yok yokluklarını hissederim.

Y in ve yang temel teorisinde olduğu gibi, “her kişide iyi taraf, her toplumda iyi ve kötü olur” esaslarıyla din, dil farkı gözetmeksizin otuz yıl önce tahsil için Londraya gidişimden beri sevdiğim, saydığım, katı prensipleri yanısıra, gerçekten tüm insanlık için örnek dost istanbullu büyüğüm john Keşişyan ve Bizans meleği eşi Olga Hanım. Yunanlı dost Mikis Teodarakis, sanki asırlardır tanırmışım gibi yakın hissettiğim dostum Bob Simon Glaubert, İsrail parlemento üyesi, değişik kişiliğe sahip Yoel Dayani İtalyada yerleşik istanbullu büyügüm Gigi Niego ve değerli eşi, ilginç mucit dostum ingiliz Micheal Alexander, aile dostlarımız Sir Hamish and Lady Mary Forbes, değişik açılardan ele aldıkları ‘Global’ görüşleriyle, yabancı gözüyle ‘Türkiye’ algılamalarında önemli derecede etkileyici oldular.

Bu arada, artık dünyanın birçok yerinde aslen Türkiyeli olan, Türkiye ile iş yapan ve/veya herhangi bir nedenle Türkiye ile ilişkisi olan, az veya çok Türkiye’de olanlardan etkilenen kişilerin “ilişki” nedenlerini, yurtdışında yaşamını sürdüren bir Türkiyeli olarak araştırıken, tanıdık veya uzaktan takip ettiğim değişik şahsiyetler arasında Türkiye için politika yapan değerli Bülent Ecevit, politik düşüncesi değil de yaptığı hizmetleiyle istanbul da anılacak genç başkan Tayyip Erdoğan, baba dostu Ali Rıza Çarmıklı, değişik yapılı Jefi kamhi dahil bir çok Türkiyeli yanında, Avusturyalı iyilik timsali Ruth Fisher, Singapurlu dost filozof spring Tan, dost Gürcistan’ın büyük yöneticisi Edward Şevarnadze ve yine seyahatlarımdatanışmak fırsatını bulduğum kazak, Türkmen, Uzbek, Rus Azerbaycan, Afgan, Pakistan, Hint, Çin, Malezya, Ermenistan, Kırgız, Çeçen ve İnguş, Amerikan, Britanya, Fransa, İtalyan ve birçok Arap ülkeleri devlet yöneticileri ve politikacıları, dünyayı keşvedişimde neden ‘Türkiyeli’ olmam gerektiğini, belki de kendi arzularını izah ederken, bana dolaylı olarak büyük ölçüde yardımcı olmuşlardır.

Her yiğidin gönlünde bir aslan yatar misali, bizden sonraki kuşakların dürüstlük ve dostluk düşüncesinden hiç sapmamak şartıyla, aile ve toplum bağlarına önem vererek, bilinçli hırçınlık ve yenilik için büyüme, daha iyisini yapma yarışının, varoluşumuzun en önemli sebeplerinden “üretkenlik” faktörünün bilincinde, herkesle içtenlikle dost birer dünya vatandaşı “Türkiyeli” olamalarını arzu ederim.

Geleceğimiz, Elice- Joy ve Ali- Bora için


ÖNYAZI



Bizlere insanların görünüşlerine,
inançlarına ya da kökenlerine göre bir ayırım
yapamayacağımız öğretildi. Türkiye'de hepimiz
Türkiyeli'yiz.

Bu hoşgörü bizlerin özgüveninden kaynaklanır, çünkü
her şeyden önce kendimizi çok iyi tanıyoruz. Ama
başkalarının Türkiye'yi tanıyabilmeleri için, aynı
şekilde, hoşgörülü olmaları gerekir.



İsviçreli sinolog Richard Wilhelm Çin'de misyoner olarak
geçirdiği uzun yıllar boyunca hiçbir Çinli'yi inancından
döndüremediğini itiraf etmiştir.

Ve sonuç olarak bu yıllar içinde; Konfiçyus, Laotzu, Çuang-
Tzu'nun kusursuz uyarlamalarını yaparak Batı Dünyası'nın
Çin'le ilgili görüY ve fikirlerini değiştirmeye çalışmıştır.

Doğu'nun gizli gücü Batı toplumlarının çok kolay
anlayamayacağı bir gizem ve mistisizmden kaynaklanır.
Batı toplumlarının gözünün her zaman Doğu'da oluşunun bir
nedeni de, belki, bu anlaşılmaz güçtür. Ve Türkiye Doğu ile
Batı arasındaki coğrafi ve stratejik konumu itibariyle
gözleri en çok üstüne çeken ülke olmuştur.

Ama Batı'nın gözü Doğu'da olduğu sürece, öncelikle, bizleri
çok iyi tanımak zorundadır. Bizlerin hoşgörüsüne sahip olmak
ise, aynı birikim ve özgüvene sahip olmayı gerektirir.

Türkiye gücünün bilincinde, bu hoşgörü ve özgüvenle sadece
olayları izlemektedir. Bizim ülkemizden de misyonerler
gelip geçmeye devam edecektir... ta ki, Batı hırslarını bir
kenara bırakıp Türkiye'nin basit gerçeğini görene kadar.


ANADOLU'da 1923 ÖNCESİ TÜRK ETKİLERİ

Türkiye bir Hoşgörü ülkesi:
Tarih öncesinin Küçük Asya toprakları, bugünün Türkiye'si,
yüz binlerce yıl Doğu ile Batı'nın kaynaştığı topraklar
olmuştur.

Sayısız medeniyetlerin, ve daha büyük anlamda, tarihin
beşiği Anadolu son olarak Tuna boylarından Afrika ve Asya'ya
kadar uzanan Osmanlı İmparatorluğu'nun anayurdu oldu.

Zengin ve hoşgörülü Türkiye, tarihte bu örneğin görüldüğü
tek İmparatorluk olan Osmanlı döneminde de, beş yüz yılı
aşkın bir süre Hristiyan ve Müslüman toplumları hiçbir dil,
din, ırk ayırımı yapmaksızın bünyesinde toplamışyır. Bu
topraklarda Yahudiler'e işkence edilmemiş ve Ortaçağ'ın
karanlığı bu topraklara asla ulaşamamıştır. Bu topraklarda
"Getto", "Engizisyon", "Toplu Kıyım" gibi sözcüklerin yeri
yoktur.

Tarih boyunca dünyanın kalbinin attığı bir ülkenin
portresi olan bu kitapta Türkiye farklı kesitleriyle
verilmiştir: İmparatorluk toprakları olarak Türkiye, kutsal
topraklar olarak Türkiye, medeniyetlerin ve modernizasyonun
beşiği Türkiye, ve Avrupa'nın "daha kolay, daha hafif, daha
genç bir yaşam arayışı içinde bir sığınak olarak gördüğü
Türkiye.

Ama Türkiye'nin tarihin akışı içindeki rolü nedense
pek bilinmiyor... belki de, bugün hala pek çok ülkenin
değinmeye bile cesaret edemediği sorunları Türkiye'nin
çoktan aşmış olmasını kabul etmek kimsenin işine gelmiyor.
Oysa ileri görüşüyle toplumların yaşamında pek çok meseleyi
çok önceden anlayıp kavrayan Türkiye, cesurca bu görüşlerini
ortaya koymuş ve Avrupa ile dünyanın çoğu kesimlerine
ulaşan etkileriyle pek çok ulus ve bireye şekil veren bir güç
merkezi olmuştur.

Anadolu'da ilk Türk yerleşiminden bin yıl kadar önce
İslam ve Batı çekişmesi çoktan başlamış, Bizans'tan Ermeni ve
Musevi toplumlara Gürcü'den Kafkas, Çeçen, Kürt ve
Tatarlar'a, Arap ve Ruslar'a kadar çok çeşitli inanç ve
kültürden insanlar bu toprakları her şeye rağmen
paylaşmışlardır.

İlk olarak Selçuklu Türkler'in bölgeye gelişiyle Anadolu'nun
Türkleşmeye başlaması -daha doğrusu, Türkiyeli toplumların
bir egemenlik altında toplanması- Osmanlı İmparatorluğu'nu da
içine alan dönem boyunca bu topraklarda düzenin sağlandığı
dönemdir. Son olarak 1453 yılında Istanbul'un ve ardından
Trabzon'un fethiyle Doğu Roma ve Bizans dönemi, dünyanın
hiçbir yerinde eşi görülmemiş bir çoklu toplum yaşantısına
geçiş yapmıştır.

Küçük Asya ve Üst Mezopotamya olarak bilinen bu toprakların
tarihin her döneminde büyük olaylara sahne olduğunu
düşünürsek, Haçlı Seferleri sırasında Anadolu nüfusunun büyük
bir kıyıma kurban gittiğini herkes hatırlayacaktır.
Sözümona, din ve kutsal topraklar nedeniyle çıkan bu savaşın
gerçek amacı, aslında, zengin Doğu'ya yönelmekti.

Ama Yeni Çağ'ın başlangıcını belirleyen Istanbul'un fethiyle
viran Anadolu birdenbire dinamik ve kosmopolit bir toplum
olmuş, hoşgörülü Padişahlar dünyanın dört bir tarafındaki
azınlıkları bünyesinde toplamış, eşit haklarla ve hatta
ayrıcalıklarıyla bu insanlar bu topraklarda yaşamlarını
sürdürmüştür.

Osmanlı İmparatorluğu Altın Çağı'nda bu geniş topraklarını
adil bir anlayışla mükemmelen yönettiği sıralarda Avrupa
henüz kargaşa içindeydi.

Silah taşımaları ve giyimlerinde belli renkleri kullanmaları
bile yasak olan Ortodokslar'ın ünlü deyişi, "Kardinal'in
takkesindense, Osmanlı Padişahı'nın sarığı," Osmanlı'nın
hakimiyetini Batı hakimiyetine tercih ettiklerinin güzel bir
ifadesidir. Osmanlı muazzam hoşgörüsü içinde gelişirken
Ermeni toplumuna da kapılarını açmış ve 1461 yılında
Istanbul'da ilk Ermeni Patrikliği kurulmuştur.

Bundan sonraki yüzyıllarda aydın, yarı Avrupai
Osmanlı Hanedanı Karadeniz ve Akdeniz'i avucu içinde tutan ve
Avrupa, Asya ve Afrika'ya uzanan coğrafi sınırlarının
ötesinde ülkeyi geliştirmiştir. Bir Osmanlı Padişahı'nın
Farsça, Arapça, İbranice, Yunanca ve Roma dilleriyle kendi
toplumu içindeki insanların dillerini bilmesi olağandı. Bir
Hristiyan Prenses'iyle ya da Rus Çariçesi'yle evlenmesi de
sık rastlanan olaylardı. Bu Padişahlar Batı'yı takdir
ettikleri kadar Müslüman kültürünü de ayakta tutmuşlardır.

Osmanlı Padişahları kendilerini Roma İmparatorları'nın halefi
ve varisi olarak görüyor, tüm dünya da bu ileri görüşlü
hükümdarları aynı sıfatla tanımlıyordu. Tarihçilerin açıkça
belirttiği gibi, "Dünya imparatorluğu bir bütün olmalı, bir
inanç ve bir krallık altında tek olmalı anlayışını Osmanlı
gücü yaratmıştır.

Dünyanın bir bütün ve bir birlik olabilmesi için hoşgörülü
hükümdarlar gerekir. İşte, hoşgörülü hükümdarların ülkesi
olan Anadolu topraklarında yüzyılın bitimine kadar bu
zihniyet asla terk edilmemiştir.

1479 yılında İtalyan ressam Gentile Bellini ilk kez
Türkiye'ye Fatih Sultan Mehmed'in portresini yapmak ve
Osmanlı saraylarını İtalyan dekor anlayışıyla düzenlemek
için gelmiş; sonraki Padişahlar döneminde aynı şekilde
saraya dünyanın dört bir tarafından sanatçılar
getirtilmiştir.

Sanatı destekleyen Osmanlı Padişahları bir yandan savaşçı,
diğer yandan şair ruhlu kişilerdi. Her Padişah bir zanaatın
üstadıydı. Kuşandığı kılıcı yapan bir demirci, kitap
ciltleyen bir aydın, kumaş dokuyan bir dokumacı... aynı
zamanda; Avrupa'nın "Grand Seignior" olarak gördüğü ve tarihi
belgelerde "Padişahların Padişahı, Kralların Kralı,
"Karadeniz ve Akdeniz'in Tek Hakimi", "Allah'ın Yeryüzündeki
Gölgesi" olarak tanımlanan ulaşılmaz kişilerdi.

Osmanlı İmparatorları'nın önlerinde her zaman kendilerine
örnek alabilecekleri kahramanlar olmuştur. Bir Büyük
İskender'i örnek alan bir Padişah'ın önünde Avrupa, Afrika,
Asya ve Orta Doğu sınırları silinmiş, bugün hala dünya
yasalarına temel oluşturan ilk Kanunname, yine, büyük Osmanlı
Hükümdarları tarafından çıkarılmıştır.

Osmanlı İmparatorları, imparatoluk sınırları içinde
her kesimin yaşantısına girmiş, halkla bütünleşmiş kişilerdi.
Bir Padişah'ın oğlu için yapılan sünnet düğünü ya da
kızınını evlilik töreni haftalarca süren ve halkın katıldığı
olaylardı.

Bir Padişah'ın avanesiyle Cuma namazına gidişi bile
öylesine şaşaalı bir törendi ki, sadece vezirlerinin
kıyafetlerinin bir lale bahçesini andırdığı bu tören bir
Avrupalı için inanılmaz bir sahneydi.

Anadolu sadece güçlü bir imparatorluğun değil, aynı zamanda
kutsal toprakların da sembolüydü. İmparatorluk içinde
değişik inançlardaki insanların hepsi için bu topraklar
tanrının tüm nimetlerini bağışladığı stratejik konumuyla eşi
bulunmaz bir ülkeydi.

Ortodoks ve Ermeni kiliseleri ve Musevi sinagoglarının yanı
sıra İslamiyet'in süratle yayıldığı bu topraklarda,
Padişahlar aynı zamanda Halife ünvanıyla, 1517 yılında
Kahire'nin de fethedilmesinden sonra, Mekke ve Medine'nin
koruyucuları sayılıyordu. Ve yeryüzündeki son Kutsal Kitap
olan Kur'an ve son Peygamber olan Hazreti Muhammed'in saç
teline kadar kutsal emanetleri korunurken, bu ülke tüm
dinlerin öğreti merkezi haline gelmiştir.

Müslüman dininin en büyük anıtları olan camilerin en güzel
örnekleri bu dönemlerde inşa edilmiştir. Bugün dünyanın
başlıca kültür merkezlerinde, hala muazzam kubbeleri ve
zarif minareleriyle camiler gökyüzüne hakimdir. Osmanlı'da
camiler aynı zamanda kütüphane, medrese, hastane ve hanların
bulunduğu büyük komplekslerdi. Ve en önemlisi, cami
kompleksleri içinde her dinden halkın ibadet edebileceği
bölümler bulunmasıydı.

İmparatorluk döneminde yapılan gösterişli saraylar,
kervansaraylar ve camilerin çoğu, bugün, bu binaları
yaptıran Padişahlar'ın adıyla anılır. Bütün bu yapıların en
göze çarpan özelliği, hayvan sevgisinin en güzel örneği olan
taş duvarlara oyulmuş kuş yuvalarıdır.

Bu kompleksler dünyada ilk kez Osmanlı'da kurulmuş olan
Vakıflarla yönetiliyordu. Binayı yaptıran kişinin kurmuş
olduğu Vakıf varislerine kalırdı.

Bu topraklarda Türk toplumların Müslümanlığı kabul edişinden
sonra, uzun süre Hristiyan Avrupa'nın etkileri devam
etmiştir. Ortodoks Patriği'nin Şeyhülislam ile eşdeğerde
tutulması, başka hiçbir Müslümam ülkesinde tanınmamış bir
ayrıcalıktı. Dönemin en muhteşem camilerini yapan Mimar
Sinan, Balkan asıllı olup inanılmaz kubbelerin
yapımında Aya Sofya mimarisinden esinlenmiştir.

Bu hoşgörülü yönetim altında, her kökenden ve dinden insan
giderek artan bir nüfusla geniş İmparatorluk topraklarına
yerleşmiştir. Bugün hala Avrupa'nın en büyük şehirleri
yine bu dönemde kurulmuştur. Anadolu, Akdeniz ticaret
yollarının merkezi olmuş, dünyanın dört bir tarafından en
usta zanaatçıları ve tüccarları cezbederek ülkeye
kazandırmıştır.

Ve bu topraklar, Museviler için de, 1492'de İspanya'dan
çıkarılmalarından sonra bir sığınak olmuştur. Beş yüz yıl
kadar, bu ülkede İspanyolca'nın Ladino dilini konuşmaya
devam eden Museviler'in sinagogları da İbranice
isimlerleriyle korunmuştur. Bu da, Anadolu topraklarındaki
farklı toplumlara kendi özgürlüklerinin tanınması açısından
öemlidir. Museviler'in Türkiye topraklarında yaşayan
Hristiyan toplumla araları iyi olmamakla beraber,
Müslümanlarla her zaman iyi geçindikleri de bir gerçektir.

Musevi toplumunun tanınmış isimlerinden Josef Nasi, bu
topraklarda her türlü özgürlüğün yanı sıra bir servet
yapabilecek imkanların olduğunu da, iş hayatıdaki başarısıyla
göstermiştir. Portekiz'de doğmuş Musevi bir banker olan Nasi,
1554 yılında bu ülkeye gelmiş ve şarap, mücevher gibi pek çok
hediyelerle Padişah'ın gözüne girerek diplomasi danışmanı
olacak bir mertebeye yükselmiştir.

Soylu bir işadamı olan Galileli Naxos Dükü, Türkiye'deki
köşesinden Avrupa'da yaşanan pek çok siyasi olayı yönetmiş ve
yönlendirmiştir. Museviler'e tutumu nedeniyle İspanya'dan öç
amacıyla Felemenkliler'in İspanya'ya başkaldırmalarında büyük
rol oynamış, Osmanlı'nın 1570 yılında Kıbrıs'ı ele
geçirmesini sağlayan savaş stratejilerini geliştirmiştir.

16. yüzyılda Venedikli Aloysiyus Gritti, yine Baş Vezir'in
gözüne girerek, pek çok dönemde olduğu gibi Avrupalı
elçilerle Türkiye arasında aracılık yapmıştır.

Osmanlı'da her zanaatçı ve esnaf, örgütlenmiş bir lonca
sistemi içindeydi. Halkın düşüncelerini özgürce ifade
edebildiği Osmanlı döneminde, loncalar İmparatorluk içinde ya
da üç büyük kıtayla ticaret ilişkileri uğruna bir Vezir'i
görevinden, hatta, Padişah'ı tahtından indirebilecek
güçteydi.

Padişah'ın görevlendirdiği kişiler ya da kendisi çoğu zaman
tebdil-i kıyafetle halkın içine girer, tüm İmparatorluk
içinde pazar yerlerini dolaşarak değişik esnaf gruplarının
ihtiyaçlarını tespit eder, memnuniyelerini ya da
memnuniyetsizliklerini dinler, ticaretin hakça dağılışını
denetlerdi.

Osmanlı toplumu öylesine kosmopolit bir yapıya sahipti ki,
tüccarlar ve esnaflar Fransızca, İtalyanca, Katalan dili ve
Türkçe'nin karışımı bir dil olan Frank dilini kullanırlardı.
Bu dil, bugün, uluslarası taşımacılıkk terminolojisinin
temelini oluşturmuştur.

Öte yandan, İmparatorluk katında hükümet merkezi olan Topkapı
Sarayı, dünyanın en büyük yönetim biriminden daha kapsamlı
bir otoriteydi ve Bab-ı Ali dediğimiz bu yüksek düzeyde
yaşam, diliyle, hiyerarşi ve tavır ve hareketleriyle, adet ve
görenekleriyle, hatta mutfağıyla kendi içinde bambaşka bir
dünyaydı. En az 14,000 kişilik bir kadroyu barındıran
ve o dönemin Avrupası'nda görülmeyen bu görkemli saray
yaşantısı hakkında bir fikir edinebilmek için, sadece 1489-90
yılında sarayda 16,553 adet koyun tüketildiğini örnek
göstermek yeterlidir.

Terzisinden avcısına, resmi tercümanlarından nöbetçi ve
özel uşaklarına ve hadımağalarına kadar, çoğu sadık
Hristiyan halktan yetiştirilmiş bu saray görevlileri
mükemmel bir eğitim görerek İmparatorluğun en yüksek
kademelerine kadar yükselebiliyordu.

Osmanlı saraylarının en uzak köşelerdeki örnekleri
bile, Avrupa saraylarının yanında sade kalan mimarisine
karşınn, mücevheratından döşemelik kumaşına kadar göz
kamaştıran bir zenginliğe sahipti. Ama sarayın esas büyüsü;
bu düzen içindeki hürmetkar yaşantı ve sarayların çok özel,
sadece kendi sınırları içinde halktan uzak oluşundaydı.

Ne var ki, bu debdebe içinde Padişahlar emrinde çalışanlar
arasında hiçbir fark gözetmeksizin ihtiyaçlarını karşılar ve
yardım ya da korunma talebiyle Bab-ı Ali'ye gelen halktan
herkesi istisnasız huzuruna kabul ederdi. Bu hükümet katı?na
geçiş hakkı, Osmanlı politikasının ardında yatan önemli
prensiplerden biri olmuştur.

Sanat ve eğlence hayatı, çok ince Osmanlı minyatürlerinde
yansıtılmış, Avrupa Kraliyet aileleri Osmanlı yaşantısında
her biri bir olay olan sünnet ve düğün törenlerine aralarında
hiçbir ayırım yapılmaksızı davet edilmiştir. Osmanlı
İmparatorluğu Avrupa'nın dörttte birine, Afrika'nın Kuzey ve
Doğu kesimine, Orta Doğu'nun ise yarısına hükmeden bir güç
olduğu için bu ülkeye elçi olarak atanmak, Avrupa
diplomasisinde en yüksek görevlerden biri sayılıyordu.
Osmanlı Padişahları'nın Harbsburglar'a seferleri, Fransız
elçilerle müzakereler sonucunda planlanmış ve buna benzer
ortak kararların alındığı pek çok örnek olmuştur.

Aslında Osmanlı İmparatorluğu'nun çoğu Avrupa Krallıkları'yla
tahmin edilenden daha çok ortak yanları ve yakın
bağları vardı. Ay ve haç sembolleri arasında bir çatışma ve
çekişme söz konusu değildi.

Bu yakın ilişkilerle ilgili olarak anlatılan bir
olaya göre; Osmanlı'dan bir bağış alan Papa, Fransız
Kralı'yla olan bağlantısı nedeniyle Padişah'ı uzak bir kuzen
sanmıştır.

Azınlıklar, Bizans İmparatorluğu'nun yeniden eski gücüne
kavuşacağı düşleriyle bile olsa, Türk toprakları içinde
belli mevkiilere gelmenin tadını çıkarıyorlardı. 17.
yüzyıldan itibaren azınlıktan pek çok kişinini bu tür
pozisyonlara atanarak Eflak ve Boğdan Krallıkları'na
getirildikleri görülmüştür. Osmanlı Hükümdarlığı altında
bugünkü Romanya'da bulunan bu krallıklarda, Bizans yaşantısı
olduğu gibi korunmuştur. Azınlıkların Türkiye üzerindeki
etkisi, Roma Ortodoks Patrikliği'nin Slav kiliselerinin
kontrolunu ele geçirerek Kutsal Kudüs topraklarına saldıran
Katolik papazlarını yenilgiye uğratması olayında da görülür.

Hazreti Muhammed'in kökeninden gelen ve Mekke'de kısmen kendi
kendini yöneten bir kesim olan, ve 1517 yılında Osmanlı
Padişahı'na Mekke ve Medine'nin anahtarlarını teslim ettikten
sonra Osmanlılar'la çok uzun ve fırtınalı ilişkilere giren
Haşimiler bile bu topraklarda kutsal addedilirdi. Bu olaydan
sonra Anadolu topraklarında, bir anlamda Padişah'ın esiri
olmalarına rağmen "Şeref misafiri" olarak yaşamaya devam
etmiş, saygı görerek eğitilmişler ve Türkçe'yi ana dilleri
olan Arapça'dan daha mükemmel bir şekilde öğrenmişlerdir.

Lale Devri olarak bilinen 18. yüzyıl başlarındaki dönemde,
Fransız hayranı Padişahlar'ın en sevdiği çiçek olan laleler
ancak Versay'da eşi görülecek nitelikteydi. Padişahlar'ın
Osmanlı topraklarının her köşesindeki muazzam lale
bahçelerinde verdikleri davetlerde, tüm Avrupa Osmanlı
lalelerine hayran kalmıştır. Lale bugün hala Türkiye'nin sembolüdür.

Osmanlı İmparatorları, aynı zamanda, eğlence hayatından keyif
alan çok yönlü kişiliklerinin yanı sıra, bir zamanlar tüm
Avrupa'yı davul sesleriyle ürperten piyade birliklerini,
dönemin en muazzam kışlalarında Avrupa'nın hiçbir ülkesinde
görülmemiş bir ordu haline getirmiştir. Istanbul'da, bugün
dünyanın en büyük kışlaları sayılan bu yapılar hala
kullanılmaktadır. Bu muazzam kışlalarla ilgili olarak;
Osmanlı ordusunda askerlik yapan ve kışlalarda yaşayan baba
oğulun bir yıl boyunca birbirleriyle karşılaşamadıkları
anlatılır.

Osmanlı İmparatorluğu; bundan bin yıl kadar önce Anadolu
topraklarında küçük bir kabilenin küçücük bir şehre
yerleşerek birkaç yüzyıl içinde üç kıtaya yayılışının
hikayesidir.

Atalarının Orta Asya'nın tek hakimi olduğu bu Türk kabile,
askerlik sanatını çok iyi öğrenmiş ve muazzam ordular
kurmuştur. Günümüzdeki Batı ülkelerinin tarih kitaplarında
henüz adının bile geçmediği binlerce yıl önceki dönemlerde,
Orta Asya Türkleri süratle gelişen ve art arda başarılar
kazanan ordular yetiştirmiştir. Osmanlı'da da
değişik kökenlerden insanları toplayarak eşit haklarla adil
bir şekilde tek bir yönetim altında birleştirmek, Türkler'in
büyük organizasyon yeteneğinin bir örneğidir. Bu birliği,
kesin yasalar koyarak disiplin altında tutabilmek için ortak
bir dil yaratılmıştır. "Urdu" adıyla bilinen bu dilin Türkçe
anlamı da zaten "ordu" demektir ve bugün Hint ve Pakistan
dillerinin özünü oluşturan dildir.

Avrupa'nın Karanlık Çağı'nda Anadolu varlık içinde, ticaret,
sanat ve zanaatın geliştiği bir ülkeydi. Osmanlı
İmparatorluğu'nda pek çok Avrupa ülkesinde görülen
aristokrasinin kayırılması ya da iş alanlarının
tek bir kesimin tekelinde tutulması gibi zihniyetlere asla
yer verilmemiştir. Batı Avrupa'da, insanların statüsü
doğumla belirlenirken, Osmanlı'da bir kasap çocuğu olarak
doğup Baş Vezirliğe yükselmek mümkündü. O zaman için "dönme"
olarak nitelendirilen akın akın Avrupalı şansını denemek
amacıyla Türk topraklarına gelerek, çok daha esnek bir din
olan Müslümanlığı kabul etmiştir. Kendilerine yeni bir yurt
arayışı içinde, ailelerinin geldiği sınıfla değil de kendi
yetenekleriyle saygı görecekleri bir ülkede yaşamak için
sayısız kökenden ve yaşam biçiminden insanlar bu ülkeye
gelmiştir.

Cenevreli yeniçeriler, Kalabria'dan gelmiş Osmanlı
amiralleri, Bosna ve diğer Balkan ülkelerinden
Baş Vezirler gibi Osmanlı'da önemli pozisyonlara yükselmiş
Avrupa kökenli kişiler çoktu. Fransız ve Avusturya
ordularından ayrılıp 1730-40 yılları arasında Osmanlı
topraklarında yaşayan Bonneval Kontu Osmanlı ordularında
topçu sınıfını kurmuş, adını Ahmet Paşa olarak değiştirerek
Türklüğü seçmiştir.

Sonsuz olanaklar ve özgürlükler ülkesi Anadolu, her dinden
insana saygı gösteren bir yer olarak, Rusya ve Avusturya
İmparatorlukları'nın Avrupa'da yayılışı sırasında Macaristan
ve Polonya mültecileri için de bir sığınak olmuştur. 1726
yılında ilk matbaayı kuran İbrahim Müteferrika, aslen bu
Macar mültecilerindendi. Transilvanya Bağımsız Prensi
Stephen Rakoczi de, bu ülkede yaşamayı seçen ve 1735 yılında
Anadolu'da ölmüş bir kişidir. Yüzyıllar boyunca İngiliz
Amiral Sir Augustus Hobart "Paşa" ve Prusyalı General von
der Goltz "Paşa" gibi ünlü kişiler Osmanlı topraklarında
yaşamayı seçmiş ve ülkeye önemli katkılarda bulunmuşlardır.

Osmanlı Padişahları; "Müslümanlar camilerinde, Hristiyanlar
kiliselerinde, Museviler sinagoglarında ibadetlerini yapıyor,
ancak bütü bu insanların birbirlerinden farklı hiçbir yanı
yok. Hepsi bu toprakların ve bizim çocuklarımız," görüşüyle
her zaman herkese eşit davranmıştır.

Ancak, 1789 Fransız ihtilalinden sonra Avrupa'daki
İmparatorluk topraklarını temelden sarsan olaylar
başlamıştır. Krallığın kaldırılmasıyla diğer kıtalarda farklı
tepkilerle ve farklı liderler öncülüğünde yeni fikir ve
eylemler görüldü. Özellikle, Kuzey Afrika bu dönemde en büyük
ayaklanmaların yaşandığı kıta olmuştur.

Ve tabii ki, dünyanın her köşesinde hissedilen bu akımların
Osmanlı İmparatoluğu içinde de görülmesi olağandı.
İmparatorluk sınırları içindeki Müslüman halk yeni ortaya
çıkan ihtilalci nasyonalist güçlerin şiddetli saldırılarına
uğramış, Müslümanlar'ın sistemli bir şekilde ve toplu halde
kıyımına gidilmiştir. İlk olarak Eflak ve Yunanistan'da olmak
üzere, Osmanlı toprakları içindeki düzinelerce ülkede
ayaklanmalar bir diğerini izlemiştir.

Bu nasyonalist bilinç ve eylemlere rağmen, Osmanlı ve bugünkü
Türkiye yine de kosmopolit bir toplum olarak kalabilmiştir.
Roma, Arap, Arnavut, Abaza, Kafkas, Ermeni, Musevi ve, tabii
ki Türk gruplar birleşme yolunu, feslerini takarak tek bir
Osmanlı kıyafetiyle dolaşmakta bulmuşlardır. O dönemde
Türkçe ve Fransızca olarak eğitim yapılan okullara gidebilmek
ve aynı dili kulanabilmek için, değişik kökenli insanlar
arasındaki bu uyum ve birlik devam etmiştir.

Ve Osmanlı İmparatorları, hala, değişik kökenli insanları
geniş toprakları üzerinde uygun resmi görevlere atamaktaydı.

Yunan Bağımsızlık Savaşı sırasında ailesi aslen Türkiyeli
olan Lord Byron Yunanistan'a çağırıldığında, daha önceki
gezilerinden Doğu Akdeniz'e hayran kaldığı için bu çağrıyı
kabul etmiYtir. Şiirlerinde Türkiye'den hayranlıkla bahseden
soylu İngiliz şairin ailesinden biri yıllar sonra anavatanına
bir vatandaş olarak değil de, Yunan Elçisi olarak dönmüştür.

Osmanlı'da azınlıkların resmi görevlere atanması dışında,
ticari düzen de eskisi gibi devam ediyordu. Bizans kökenli
halk ile Musevi ve Ermeniler banker, tüccar ve demirci olarak
işlerini sürdürüyorlardı. Ve daha da önemlisi, bu insanlar o
kadar nüfuzlu ve saygın kişiler olmuşlardı ki; Simon,
Kristakis ya da Agop Efendi'nin herhangi bir resmi dairedeki
işi her ne olursa olsun hallediliyordu.

Ermeni bir mimar aile, Boğaz'da son derece ihtişamlı
konaklar yapıyordu. 1876 yılında ülkede yayınlanan 47
gazetenin 16 tanesi Türkçe, 9'u eski Yunanca, 6'sı Ermenice,
7'si Fransızca, 3'ü Bulgarca, 2'si İngilizce, 2'si İbranice
olarak basılıyor ve ayrıca Almanca, Arapça ve Ladino
dillerinde de birer gazete çıkarılıyordu.

19. yüzyılda Türkiye insanlar için hayallerinin gerçekleştiği
bir ülke olmuştu. Sürekli bir festival havasından sonra kendi
yaşantıları insanlara nasıl renksiz ve tekdüze gelirse,
Avrupalı için de ülkesi cazibesini kaybediyordu.
Avrupa'daki herhangi bir yerinde olabileceğinden, "daha
hafif, daha kolay, daha genç bir yaşamı seçen insanlarla,
ülkede fesli ve şapkalı insanlardan Kafkas ve Balkanlar'ın
milli kıyafetlerine; Afrika, Taşkent, Buhara, Semerkand'dan
Hindistan ve Endonezya gibi uzak uçlardan gelen insanlardan
Arap Şeyhleri'ne kadar Türkiye'de yaşam ahenk içinde devam
ediyordu. Kürt hamallardan Laz denizcilere, Adanalı pamuk
tüccarlarına, Bulgar çobanlarına, Arnavut fedailere kadar tüm
dünyanın buluştuğu ülkeye en son Paris ve Viyana modası da
ulaşmıştı.

Pek çok Amerikan misyoner Türkiye'de yaşamış,
İngiliz bir hemşire olan Florence Nightingale Kırım Savaşı
sırasında Türk kadınının daha sonraki yıllarda pek çok
savaşta faal olarak görev almasına örnek olmuştur.

Théophile Gautier adlı bir gezgin beyaz müslin feracesi
altında vücut hatlarına hayran kaldığı Türk kadınını şöyle
anlatmıştır: "... bir korsenin aldatıcılığına ihtiyaç
duymayan mermer bir göğüs..."

Yaşmağı ve feracesi ardına gizlenmiş Türk kadını Batılılar
için her zaman esrarengiz bir güzellik sembolüydü. 1870'lerde
şık Osmanlı kadını Avrupa'dan getirtilmiş giysiler giyiyor,
Grieg ve Verdi gibi müzik ustalarının yapıtlarını
yorumluyordu.

Büyük kontrastların yaşandığı bu özgür topraklarda her
şey kendine özgü bir şekilde devam ediyordu. İmparatorluğun
dünyaya hakim olduğu en parlak yıllarda, Istanbul da bambaşka
bir dünyaydı. Italyan, neo-gotik ve İsviçre şato mimarisinin
Osmanlı üslubuyla birleştiği muazzam saray ve konaklarda her
ülkeden ve her dinden halk iç içe yaşıyordu. Alman, Ermeni,
Bizanslı resmi görevlilerle, İtalyan bir opera grubunun
Padişah'ın sarayında sürekli olarak ağırlandığı bir
konukseverlik dünyanın hiçbir yerinde görülmemiştir. Avrupa
ve Orta Doğu'daki en iyi okullar Istanbul'daydı. En güçlü
gazeteler yine Istanbul'da çıkıyordu. Müslüman kadını artık
sokaklarda peçesiz dolaşıyordu.

Istanbul diğer şehirlerde görülmeyen bir düzeydeydi ama
Istanbul dışında da, İmparatorluğun her köşesinde bu iç içe
yaşam sürüyordu.

Arnavut ve Ermeni nasyonalistlerle Siyonizmin, Pan İslam ve
Pan Türk'lerin odak noktası olmaya başlayan topraklarda,
Genç Türkler'in teşvikiyle kendi krallıklarına baş kaldıran
ilk Arap Milliyetçileri Derneği düzenli olarak toplantılarını
Türkiye'nin belli bölgelerinde yapıyordu. Dönemin "Genç
Türkler"i olarak bilinen grup, Arap ayaklanması sırasında
gizlice Emir Faysal'a yardım etmiştir. Bir Haşimi olan Emir
Faysal Türkiye'de eğitim görmüş bir kişi olarak bir yurt ve
kimlik arayışı içinde, batılılaşmış ilk Müslüman ülkesi
olarak ileri görüşlü Türkiye'yi seçmek arzusunu Arabistanlı
Lawrence'ye Fransızca olarak yazdığı mektuplarda ifade
etmiştir. Laz, Abaza, Arnavut, Dürzü, Ermeni ve Kürt
Şeyhlerinin oğulları Osmanlı'nın sadık vatandaşları olarak
Istanbul'da eğitim görmeye getirliyordu. Ama Batılılar
tarafından bu gençlere tehlikeli bir milliyetçilik aşılanıyor
ve bağımsızlık savaşına itiliyorlardı.


Bu hareketler Türkiye'de de nasyonalizmi kışkırtmış ve
Türkler kendi kimliklerinin bilincine vararak
1908'de Genç Türkler'in liderliğinde Padişah'a Teşkilat-ı
Esasiye'nin yeniden düzenlenmesi konusunda baskı yapmaya
başlanmıştır. Bu dönemde nasyonalizmin güçlenmesiyle
insanlar bu olayı ilk anda bir bayram havasında kutlamış,
ancak kısa zamanda tüm İmparatorluğun bölünmeye gittiğinin
farkına varmışlardır.

Papazlardan mollalara kadar ayaklanan
gruplar ve bunu takip eden olaylar durdurulamaz noktaya
gelmiştir. Yüzyılın başında en gözükara olayların yaşandığı
yıllarda, yine de Türkiye pek çok insanı cezbeden bir yerdi.
Genç Elia Kazan, ileride Bakü petrol zengini olarak tanınacak
Gülbenkyan, "Ölüm Tüccarı" olarak bilinen silah satıcısı
Zaharof, Alman sosyalist devrimi zenginlerinden Parvus
Helphand, Arap isyanını başlatan Mekkeli Şerif Hüseyin gibi
simalar Türkiye'de lüks bir hayat yaşıyorardı.

Ama iletişim ve haberleşme kitlelere ulaşmaya başladıktan
sonra, geri dönüşü yoktur. Bu Halide Edip, Pierre Loti ve
Harold Nicolson gibi yazarların romanlarında çok güzel
işlenmiştir.

Birinci Dünya Savaşı'nda Türkiye Almanya yanlısı olmanın
dışında, son dönemlerine kadar savaşa katılmadı. I. Dünya
Savaşı da, Avrupa Devletleri'nin kendi içindeki ekonomik
rekabet ve güç dengesi nedeniyle ortaya çıkan çekişmelerden
patlak vermişti.

Türkiye ise, hiçbir şekilde bu çekişmeye
girme gereğini duymayacak bir pozisyonda, donanmalarıyla
Akdeniz'e hakim bir ülkeydi. Tarihin tekerrür olduğunu
gösteren bu olayda da, Avrupa yine gözlerini Türkiye'ye
dikmiş ve ülkeyi parçalanma noktasına getirmiştir. İngiltere
İmparatorluğu Rusya'ya karşı asker yetiştirerek Almanya gibi
sürekli silah temin ediyordu. Avrupa'daki kraliyet
çatışmaları sonucu Batı ikiye bölünmüş, Türkiye iki dost
arasında kalakalmıştı. İngiltere ve Fransa parası ödenmiş
silahları teslim etmiyor, Türkiye'yi Almanya ile birleşmeye
zorluyordu.

1914 Ağustos'unda Goben ve Braslav adlı iki Alman savaş
gemisi güney Rusya limanlarını bombaladıktan sonra İtilaf
Deniz Kuvvetleri'nden kaçarken Boğaz'a girip tüm dünya
dengesini bir anda değiştiriverdi.

Böylelikle, Osmanlı İmparatorluğu Birici Dünya Savaşı'nda
tarafsızlığını sürdüremeyerek İşgal Kuvvetleri'nin baskısı
altında Almanya'nın yanında savaş ilan etmek zorunda kaldı.

Avrupa üleleri akbaba gibi, "Hasta Adam" olarak
nitelendirilen Osmanlı topraklarından bir parça koparmaya
çalışıyordu. İngiliz İşgal Kuvvetleri'nin 1915 yılında
ülkeye girişi Çanakkale'de uğradıkları ağır yenilgiyle
sonuçlandı. Churchill, "Türkiye'nin Doğu için ne anlam
taşıdığını bir düşünün," demişti. "Batı için Londra, Paris ve
Berlin'in bütünü ne anlama geliyorsa, Türkiye de Doğu için bu
anlamda değerlidir."

Savaşın sonunda Almanya'nın yenilmesi, Osmanlı bünyesinde
uyum içinde yaşayan toplumlar üzerinde büyük etkiler yarattı.
Tüm ülkede ayaklanmalar başladı ve azınlık gruplar Fransa ve
İngiltere'nin yaptığı silah yardımlarıyla genç ihtiyar ayırt
etmeden bir Müslüman kıyımına girdi. Hristiyan alemi,
İslamiyet'in yeryüzünden yok edilmesi için "Son Haçlı Seferi"
ni ilan etmişti.

Türklere karşı girişilen bu vahşi kıyım, bin yıl kadar
Osmanlı boyunduruğu altında yaşamanın bir karşılığıydı belki.
Ne var ki, o bin yıl boyunca farklı kökenden ve farklı
inançlardan insanlar iç içe ve mutlu bir şekilde, dünyaya bir
örnek oluşturmuştu.

Oysa artık Osmanlı'nın Türkiye dışındaki uzak topraklarında
da aynı kıyım yayılmıştı. Müslümanlar'ın bir Haşimi
tarafından sırtına bıçak yemesi işten bile değildi. 1916
yılında, belki yüz yılı aşkın bir süredir koz olarak
sakladıkları kartı çıkarıp, İngiltere ile ittifak halinde
Mekke'de bir Arap ayaklanması hazırladılar.

Bu noktada, tüm aydın ve üst sınıftan Haşimiler kendi
aralarında bile Türkçe konuşarak Türkiye'de yaşamaya devam
etmiştir. Bu grup, geçmişleri Türkiye'ye dayalı olduğu için,
son derece gerçekçi ama bir o kadar da gerçekdışı Araplar
olmuştur.

8 Şubat 1919 günü, beş yüz yıl önce Fatih Sultan Mehmed'in
beyaz atı üzerinde Istanbul'a girişine özenircesine, İtilaf
Devletleri Kumandanı Mareşal Franchet d'Esperey Istanbul'a
girdi, ve acımasızca Hristiyan Haç'ı önünde eğilmeyi reddeden
tüm Türk halkın öldürülmesi emrini verdi.

Ülke kargaşa içindeydi. Arap halk Orta Doğu'da kurulmakta
olan yeni devletlere dağılırken, Beyaz Rus mülteciler ülke
sınırından sızarak eski Moskof düşününü, pek de hayal
ettikleri gibi olmasa da, gerçekleştirme hevesine
kapılmışlardı.

İngiliz askerleri Müslüman mezarlarında futbol oyayarak
ruhsuz gösteriler yapıyor, Ortodoks Patriği Yunan
bayrağını dikmiş, "Türkiye'yi biz alacağız," diye
böbürleniyordu.

Silah taşımaları yasaklanan halkıyla, askerlerinin çoğu
öldürülmüş olan Türkiye, Birinci Dünya Savaşı'nı kaybetmekle
kalmamış, topraklarını da kaybetme noktasına gelmişti.

Ama tarihin akışını değiştirecek Selanikli bir kahraman
çıkacak ve Yunanlılar'ı Türk topraklarından denize dökecekti.

Bu yenilginin öcüyle Yunanlılar Türk topraklarından kaçarken
382 kasaba ve köyü yakıp kül etmişlerdir.

Osmanlı topraklarının diğer köşelerinde de sahne pek farklı
değildi. İngiliz ve Fransızlar'ın silah temin ettiği
Ermeniler, Doğu Karadeniz bölgesinde bir gecede köy ve
kasabaları aynı şekilde yakarak 1,300,000 Türk'ü gözlerini
kırpmadan katlederek kendilerini ülkenin sahibi addetmeye
başlamışlardı.

Bugün pek çok Türk'ün ailesinde olduğu gibi, benim ailemden
de büyük dedelerim ve ninelerim bu dönemde katledilerek
toplu mezarlara gömülmüştür. Halen 103 tanesi bulunmuş bu
mezarlar bir utanç abidesinden başka bir şey değildir.

Bütüğn bu kıyım, sözümona, yine bir 'din uğruna' birlik olmuş
Batılılar'ın Müslümanlığı yok etmek amacıyla giriştiği bir
vahşetti.

Ama Allah bizlere bu acıya katlanmamız için sabır verdi.
Ve henüz uzak bir geçmişte kaldığı söylenemeyecek bu vahşete
rağmen, biz hala düşmanımıza zeytin dalı uzatıp onlarla bir
arada barış içinde yaşamaya istekliyiz.

Atatürk eğlence hayatını, tiyatro ve sanatı seven bir insan
olmasına raämen, Osmanlı yaşantısını "geri" ve "düşkünlük"
olarak nitelendirmiş, dünyada yeni filizlenen demokratik
fikirler karşısında yetersizliğini fark etmişti. Aslında
Osmanlı gerçek bir kozmopolit bütünlüğü sağlayamamış, ve
Türk kavramından uzaklaşmıştı. Genç Türkler gibi, Atatürk de
Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışını bu nedenlere bağlıyordu.

Nihayet 1923 yılı Ekim ayında Padişahlık ve Halifelik sona
erdi, Ankara yeni Cumhuriyet Türkiyesi'nin başkenti oldu.

İki Dünya Savaşı arasında geçen dönemde Rusya'daki
komunist rejimle birlikte Türkiye tekrardan Polonya,
Romanya, Macaristan, Ukrayna, Azerbeycan ve Orta Asya ile
Rusya'dan çeşitli milletlerin sığınağı oldu. Diğer yandan bu
ülkeler dışında Arnavutluk, Yugoslavya, Türkmenistan
Kazakistan, Özbekistan, Çin, Makedonya, Yunanistan, Libya,
Tunus, Cezayir, Mısır, Filistin, Suudi Arabistan, Sudan,
Yemen, Körfez ülkeleri, İran, Irak, Suriye, Ürdün,
Lübnan'dan Türk gruplarla Müslüman ve Museviler de,
Türkiye'ye geri gelmeyi başardılar. Bir zamanlar Osmanlı
toprakları olan bu ülkelerden, kimisi geçici kimisi yerleşik
bir yaşam için herzamanki gibi hoşgörülü Türkiye'ye -
anayurda - döndü.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra bile, yine Türk ve diğer
milletlerden Türkiye'yi Batı'ya ve özgürlüğe geçiş noktası
olarak gören pek çok mülteciyi bu topraklar karşıladı. Soğuk
Savaş döneminde ise, Türkiye Doğu Avrupa'dan iltica edenlere
kucak açtı. Orta Doğu'nun kargaşa döneminde ve Afganistan
olayları sırasında da, bu bölgelerde kalan Türkler
kendi ülkelerine döndü.

1970 yılında, hala, İran'dan en az üç milyon mülteci;
80'li yıllarda ise, Bulgaristan'dan yarım milyon Türk
anavatana kaçmıştır. Berlin duvarının yıkılmasıyla
yüzbinlerce Sovyet vize bile sorulmaksızın ülkeye alınmıştır.

Ve daha önce milyonlarca insan gibi nice insan, bu
toprakların büyüsüne kapılarak Türkiye'ye yerleşmiştir.

Bir dönem üç kıtanın kavşağında güçlü bir İmparatorluğun
sahibi olan Türkiye, inanılmaz bir kıyıma uğradıktan sonra
bir Dünya Savaşı ve ardından iç savaşlarla, hala hoşgörülü
ve her insana kucak açan topraklarında sadece 10.8 milyon
nüfusla kalmıştı. Ama Türkiye tekrar ayakları üzerinde
doğruldu ve yerinde sapasağlam durduğunu dünyaya bir kez daha
gösterdi.

Bugün dünyanın en süratli ekonomik gelişimini gösteren 64
milyonluk nüfusuyla, Türkiye yeniden "Avrasya'nın İncisi"
olmuştur. Batı'nın gözü hala bu kıymetli incidedir, ve
ulaşabileceği en son yer de olsa, Türkiye hala Batı'nın
gözdesidir.

Ne var ki, Batı Dünyası önce Türkiye'yi tanımak zorundadır.
Türkiye'yi tanımak ise, tıpkı Türkiye'nin insanı gibi
hoşgörülü olmayı gerektirir. Ama bu hoşgörü, ancak kendi
gücünü bilmek ve kendini iyi tanımaktan kaynaklanan bir
özgüvenle mümkündür.

Türk İnsanı ve Modern Türkiye:
Son yıllarda artık iletişim araçlarına ve sistemlerine
bağımlı olarak yaşıyoruz. Yabancı bir ülkede yerleşmiş bir
işadamı olarak, yıl içinde yüz binlerce kilometre yol
katetiğim oluyor ve pek çok insan gibi ben de işimle ilgili
haberleri son yıllarda süratle gelişen yayın organları
aracılığıyla izliyorum.

Milyonlarca insanın paylaştığı haberleri kendi tecrübe ve
bilgilerimizle yorumlayarak yararlanmaya çalışırız.
Ancak geçmiş deneyimlerinden, bazı haberlerin saptırılmış
gerçeklere dayandığını çok gördüm. Bu, iletişimin kötü
olmasından kaynaklanacağı gibi, haberi veren kaynağın ya da
kişinin taraflı oluşundan ileri geliyor. Nedenleri ne olursa
olsun, bugün artık dünya maalesef bazı çarpıtılımış
anlayışlarla şekilleniyor.

Seyahatlerim sırasında Türkiye ile ilgili bir haber
edinebilmek için çırpınıp duruyorum. Doğup büyüdüğüm ve
ailemin çoğunun hala yaşadığı ülkem hakkında bilgi
edinebilmek istiyorum. Sadece evime ve yakınlarıma telefon
etmek bunun için yeterli olmuyor, ve ait olduğum ülkeyle
ilgili her türlü olaydan haberdar olma ihtiyacını duyuyorum.

Bu çok doğal arzum zaman içinde, dış basında ara sıra
Türkiye hakkında yazılan haberlerle bir endişeye dönüştü.
Okuduğum haberlere göre, bir gün Türkiye ulus olarak
parçalanmak üzere ertesi gün Türkiye savaşa hazırlanıyor.
İnsan bu haberleri Türkiye içinde duyacak olsa, başka bir
gezegende değişik bir gerçekle yaşadığı kuşkusuna düşebilir.

Bu durum, zaman içinde beni düşündürmeye başladı: Türk
insanı kimdir? Ulus olarak neredeyiz? Diğer uluslarla
kıyaslandığında Türkiye'nin durumu nedir? Bu ülkede
çocuklarımızın geleceği ne olacak? Türkiye'yi içten içe
kemiren bir hastalık hakkında okuduğumuz bu iddialar
gerçek mi?

Ve bu düşüncelerle bazı şeyleri incelemeye başladım. Gerçek
yönleriyle geçmişimize ve bugünkü durumuza bir göz atarak,
dünyadaki yerimizi ve geleceğimizi daha iyi anlamaya
çalıştım. Bu araştırma sırasında her geçen gün, tanıdığımı
sandığım Türkiye'nin farklı bir yönünü öğreniyordum.

Bundan 75 yıl önce güçlü Osmanlı İmparatorluğu'nun
yıkılışıyla neredeydik ve yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin
kuruluşuyla nerelere geldik? Şu anda neredeyiz?
21. yüzyılda çocuklarımız nerede olacaklar? Bütün bu soruları
kendi kendime sorarak pek çok şeyi yavaş yavaş fark etmeye
başladım.

Ve bütün bunları önce kendi halkımla paylaşmak istedim.
Türkiye'yi sorgulayan bir bakış açısıyla inceleyen bir
Türk'ün gözüyle bu ülkeyi görmek isteyen yabancılarla
da bütün bu görüşlerimi, aynı şekilde paylaşmak istiyorum.
Öncelikle, yabancıların bizi anladıklarını zannetmelerinin
yeterli olmadığını kabul etmeliyiz. Biz kendimizi tanıyıp
anlamalıyız. Türk olmak ne demektir? İşte bu gerçeği bizim
yabancılara eksiksiz olarak anlatabilmemiz gerekir.

Dünyanın Türkiye'ye duyduğu ilginin gerçek boyutlarını ve
derinliğini hiçbir zaman çözememişimdir. Bu ilgi,
yabancıların bize toplum olarak bakış açılarında oldukça
karmaşık bir şekilde yansıtılmıştır.

Ülkemle ve Türk insanıyla ilgili gerçekleri fark ettiğimde
ve Türkler'in bugünkü dünya düzeni içinde sahip olduğu
pozisyonu gördüğümde, yabancıların bize karşı belli
tutumlarının nedenini de çok iyi anlamaya başladım.

Yabancı basında okuduklarım, aslında, ülkeme karşı yabancı
çıkarları yansıtıyordu. Ve Türkler'e dünyanın verdiği gerçek
değeri bundan daha iyi ifade edecek bir tavır olamaz.

Dolayısıyla, kendi gerçeklerimizi belirlemek ve fark etmek
bizler için çok büyük önem taşıyor. Ama diğer yandan,
yaşadığımız dünyada Türkler'in varlığından fazlasıyla
etkilenmiş ve etkilenmekte olan yabancıların da bu gerçekleri
anlaması aynı derecede önemlidir. Bu ülkedeki tüm
gelişmelerin ve olayların uluslararası boyutta yarattığı
etkiler, Türkler hakkındaki gerçeği bilmelerinin önemini
vurgulamaktadır.

Bir gerçeği keşfedince, bunu başkalarıyla paylaşmak arzusu
doğaldır. Bu duygu beni de, sonuçta, bir kitap yazmaya itti.
Oysa hiçbir nedenle kitap yazmayı düşünmezdim ve kimse de
beni buna ikna edemezdi.

Bu arzuladığım konuda kitap yazmak tamamen kamuya kendimi
teslim etmek, çelişkili konularda tartışmalara yol açmak
ve yazdıklarıma katılmayan bazı kişileri karşıma almaktır.
Her düzeyde konuların basında açıkça tartışıldığı Fransa ve
ABD gibi ülkelerden farklı olarak, biz Türkler çoğu zaman
daha içimize kapanık yapımızla, gerçekleri bilmek isteyenlere
bu gerçekleri iletmek yerine kendi içimizde konuşmayı tercih
eden bir toplumuz. Ama bu kitabı yazmamak, kanımca, sevdiğim
ükemi ihmal etmek ve çocuklarımıza bir anlamda ihanet etmek
olurdu.

Karşılaşacağım tepkilere rağmen Türkiye hakkında bir kitap
yazmak, her şeyden çok, gerçeklerin daha iyi anlaşılmasına ve
gelecekte her şeyin daha iyi olmasına ufak da olsa bir
katkıda bulunmak arzusuyla giderek bir kararlılığa dönüştü.
Ve bu atılımımın bundan sonraki kuşaklarımızın tarafsız ve
saygın araştırmalar yapabilmesi için ükeme bir örnek
oluşturmasını diliyorum.

Kitabım gelecek kuşaklara akademik bir kaynak niteliği
taşımıyor. Sadece gerçekleri bilinçlendirmelerini sağlamak,
bütün bunları mantıklı bir açıdan yerel ve uluslararası
kapsamda bir bakış açısı geliştirebilmelerine yol göstermek
amacını taşıyor.

Kendi araştımalarımda ve yaptığım analizlerde son derece
tarafsız, dengeli ve dürüst olmaya çalıştım. Ancak, insanın
kendi ülkesini tarafsız bir bakış açısıyla analiz
edebilmesinin çok zor olduğunu itiraf etmeliyim. Çünkü her
yorumun elde olmadan milliyetçi duygular içinden süzülmesi
gerekiyor.

Ülkemin bugünkü durumunu belirleyen gerçekler konusunda,
duygularımım mantığım ve olayların dayandığı gerçeklerin
üstüne çıkmamasına çok dikkat ettim. Ve önereceğim çözümlerde
olsun gelecek için stratejilerinde olsun, tamamen kendi
düşüncelerimi yansıttım. Bunlar, araştırmalarıma ve kendi
değerendirmelerime dayandırdığım kişisel görüş ve
önerilerimdir. Bunları okuyucunun bu açıdan değerlendirmesi
gerekir.

Artık, sanırım, bugünkü Türk insanını şekillendiren ve
geleceğini büyük ölçüde etklieyecek olan üç önemli
özelliğiyle, bu keşif gezimize başlayabiliriz.

Bugünkü modern Türkiye'yi ve tarihini etkilemiş olan bir tek
faktör varsa, kuşkusuz, Osmanlı İmparatorluğu'dur. On yüzyıl
kadar öncesinden, bu toprakların kaderi Türkler'in ve büyük
ölçüde Müslümanlığın ayrılmaz bir parçası olmuştur.

Ülkenin pek çok doğal güzellikleri, tarihi ve stratejik
konumu Türkiye'yi tarih boyunca dünya çapında bir odak
noktası haline getirmiştir. Bu, muhakkak ki, Türk insanı için
büyük bir nimettir. Ne var ki, böylesine gözde bir konumda
olmak eğer iyi değerlendirilmezse, ülke için önemli
sorunlar yaratabilir.

Muazzam bir imparatorluk olan Osmanlı İmparatorluğu'nu
kurarak yüzyıllar boyunca İslamiyet'in koruyucusu olan
atalarımız ve onların Orta Asya'dan gelen ataları kadar,
Modern Türkiye'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk bugünkü
Türkiye'nin mozağini oluşturan güçlerdir. Bu birbirinden
farklı olgular, belki, bir Batılı için anlaşılması zor
bir evrimdir.

Hemen hemen Türk insanının çoğu Müslümandır. Ve bu kitlenin
büyük bir çoğunluğu da gerçek inançları olan, ibadetilerini
yerine getiren bir kesimdir. Türk Devleti, bu toprakların
tarih boyunca sayısız uygarlıkların kutsal açıdan olsun
stratejik yönden olsun bıraktığı büyük mirasının bekçisidir.

Kemal Ulusoy




This article comes from NryGitmeli
http://www.oytrabzon.com

The URL for this story is:
http://www.oytrabzon.com/modules/sections/index.php?op=viewarticle&artid=32